1 Mart 2026 Pazar

İSLÂM COĞRAFYASINI KASIP KAVURAN BİR HASTALIK FİTNE-3: İMAN EDENLER İÇİN FİTNE DENKLEMİ

   Prof. Dr. Burhanettin Can  – Umran Dergisi/Mart 2026-379. Sayı

Her ümmet için bir fitne vardır, benim ümmetimin fitnesi de maldır.[1]

                                                                                  Hz. Muhammed (s.)

Kur’ân-ı Kerim’de fitne kelimesi; Allah, insan ve şeytanla ilgili olarak kullanılmaktadır. Bu durumda fitne kelimesi Allah’a nispet edildiği zaman, lehlerine ya da aleyhlerine olmak üzere, kulların iyi ya da kötü şeylerle denenmeleri, imtihan edilmeleri; beşerden kaynaklandığı zaman, her türlü kötülük, ayartma, manevi çöküntüye uğrama, baskı, dinî-siyasi, sosyal kargaşa; şeytandan kaynaklandığı zaman da saptırma anlamına gel­mektedir.

Hiç şüphesiz imtihan, insan iradesinin test edilmesidir. İmtihan insanın, kendisine yol göstermek üzere gönderilen peygamberlerin yoluna uyup uymamasına ilişkin tercihini ortaya koymasıyla ilgilidir. İnsanın özgür iradesi ile yapacağı bir tercih ve bununla alakalı tabi tutulacağı ödül ve ceza sisteminin açığa çıkmasıdır imtihan. Allah, her türlü alternatifi yaratandır. İnsan ise yaratılanlar arasında tercih yapandır (3/Âl-i İmrân, 265; 4/Nisâ, 79; 30/Rûm, 41; 42/Şûra, 30). O sebeple hikmeti farklı olmakla beraber peygamberler dâhil herkes bu sisteme tabidir. Bu çerçevede ilahi kelamın ayetleri incelendiğinde âlemlerin Rabbi Allah, peygamberlerinden insana doğru bir eleme, arındırma sistemi ortaya koymuştur. Fitnenin semantik alanını evrensel küme şeklinde değerlendirirsek fitne evrensel kümesinin alt kümelerini, Kur’ân’a göre fitne sisteminde imtihana tabi tutulan insan unsurlarını, aşağıdaki gibi tasnif edebiliriz:

  • İnsanların imtihan edilmesi: Genelde tüm insanların, müminlerin ve kâfirlerin imtihan edilmesi.
  • Peygamberlerin imtihan edilmesi: Hz. Musa’nın, Hz. Davud’un ve Hz. Süleyman’ın imtihana tabi tutulması.
  • Bazı toplumların imtihan edilmesi: Semûd, Firavun ve Hz. Musa’nın kavimleri ile İsrailoğullarının imtihan edilmesi.

Geçen yazıda, fitne kavramının altı boyutu ile Allah’a nispet edilen fitne kavramını ele alıp incelemiştik. Burada, genelde insan, özelde iman edenlerle ilgili fitne olgusu üzerinde duracağız.

Tüm İnsanların Fitneye Tabi Tutulup İmtihan Edilmesi

Tevhid dinine göre bu dünya-öteki dünya denkleminde bu dünya, ahiretin tarlası olarak vardır; ölüm ve dirim, insanları imtihan etmek için Allah tarafından yaratılmıştır: “O, amel bakımından hanginiz daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O, üstün ve güçlü olandır, çok bağışlayandır. (67/Mülk, 2). Dolayısıyla bu dünyada insanlar yapıp ettiklerinin karşılığında, ahirette gidip yaşayacağı mekân ya cennet ya da cehennem olacaktır. İşte ilahi denklemde, sünnetullahta, fitne sistemi bir yol ayırımı olup iman edenle etmeyeni, samimi olanla olmayanı, sebat edenle etmeyeni, dürüst olanla olmayanı, zalimle mazlumu, Hak ile Batılı, doğru ile yanlışı, temiz ile kirliyi, hak yolda olanla olmayanı, saf altınla posayı birbirinden ayıran bir kavşak noktasıdır. İnsanların Allah tarafından fitneye tabi tutulması, söz ve fiil arasındaki uyumu, dengeyi ve samimi olup olmamayı ortaya çıkarmak amaçlıdır. Söyledikleri ile yaptıkları arasındaki tezadı ortaya çıkarmak ve bunu insanlara teşhir ederek insanları korumak ilahi bir yasadır: İnsanlar, (yalnızca) ‘İman ettik!’ diyerek, sınanmadan bırakılıvereceklerini mi sandılar? Ant olsun, onlardan öncekileri sınamadan geçirdik, Allah, gerçekten doğruları da bilmekte ve gerçekten yalancıları da bilmektedir. Yoksa kötülükleri yapanlar, bizi (aşıp) geçeceklerini mi sandılar? Ne kötü hükmediyorlar? (29/Ankebût, 2-4)

İlahi denkleme göre Allah’ın insanları fitne imtihanına tabi tutmasının bir boyutu, insanlar arasındaki sınıfsal ayırımı ortadan kaldırmaktır. Tüm makamlar, mevkiler, mal-mülk ve çocuk sayısı, iman etme düzleminde bir anlam kazanmaktadır. İman etmedikçe ya da kalbinde hastalık bulundukça, zan ve tahminle yalan söyledikçe, münafıklık yaptıkça, bir insanın maddi zenginliklerinin iman boyutunda bir anlamı ve de Allah indinde iman etmişler düzleminde yeri ve kıymeti yoktur. İnsanlar için en büyük imtihanlardan biri de budur: “Sabah akşam -onun rızasını dileyerek- Rablerine dua edenleri kovma. Onların hesabından senin üzerinde bir şey (yükümlülük), senin hesabından da onlar üzerinde bir şey (yükümlülük) yoktur ki onları kovman gereksin. Yoksa zalimlerden olursun. Böylece: ‘Allah içimizden bunlara mı lütufta bulundu?’ demeleri için onlardan bazısını bazısıyla denedik. Allah, şükredenleri daha iyi bilen değil mi? (6/En’âm, 52, 53)

İnsanların fitneye tabi tutulmasının bir sebebi de samimi olanla olmayanı, gerçekten iman edenle etmeyeni, kalbinde hastalık bulunanla bulunmayanı ayırt etmek, ortaya çıkarıp teşhir etmek içindir: Bir sure indirildiğinde onlardan bazısı: ‘Bu, hanginizin imanını arttırdı?’ der. Ancak iman edenlere gelince; onların imanını arttırmıştır ve onlar müjdeleşmektedirler. Kalplerinde hastalık taşıyanların ise, iğrençliklerine iğrençlik ekleyip-arttırmış ve onlar kâfirler olarak ölmüşlerdir. Görmüyorlar mı her yıl bir veya iki kez fitneye tutulduklarını? Yine de tevbe etmiyor, ibret almıyorlar. (9/Tevbe, 124-126; Ayrıca bk. 27/Neml, 46, 47). Allah dünyevi imkânlarla tüm insanları imtihan etmektedir. Bunlara yüklenen anlam, verilen önem ve kullanma düzleminde müminleri hassas davranmaya davet etmektedir. Bu dünya öteki dünya denkleminde, mal mülk edinme ve onu kullanma, ona bağlanma düzleminde, dünyevileşme-sekülerleşme boyutunda Allah, Hz. Peygamber (s.) üzerinden tüm iman edenleri özel olarak uyarmakta ve dikkatli davranmaya davet etmektedir: Onlardan bazı gruplara, kendilerini onunla denemek için yararlandırdığımız dünya hayatının süsüne gözünü dikme. Senin Rabbinin rızkı daha hayırlı ve daha süreklidir. (20/Ta-Hâ, 131).

Hz. Âdem’in yaratılması, İblis’in Allah’a isyan etmesi, Hz. Âdem’le eşinin cennete yerleştirilmesi… İblis’in onları cennetten çıkarabilmek için Allah’ın onlara tayin ettiği hukuk sistemini, bizzat onları tuzağa düşürerek cennetten çıkarması ve İblis’in kıyamete kadar yaşama izni alarak Allah’ın yolundan gidenlere karşı sınırsız ve topyekûn savaş ilan etmesi olgusu, genelde tüm insanların özelde müminlerin asla unutmaması gereken bir durumdur. Nitekim Allah insanoğlunu bu konuda özel olarak uyarmaktadır: Ey âdemoğulları! Sizi de şeytan bir fitneye düşürmesin, nasıl ki ana ve babanızı, onların çirkin yerlerini göstermek için onların örtülerini çekip atarak kendilerini cennetten çıkardı. Şüphe yok ki, o şeytan ve onun gürûhu sizi, sizin onları göremeyeceğiniz bir taraftan görürler. Muhakkak ki biz şeytanları, iman etmeyen kimseler için dostlar kılmıştık. (7/A’râf, 27).

Peygamber olsun olmasın, inansın ya da inanmasın tarih boyu herkes, fitne düzlemindeki temel yasaya tabi tutulmuştur ve de tabi tutulacaktır: “Yoksa siz, sizden öncekilerin durumu başınıza gel­meden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluk ve sıkıntı dokunmuş, öyle sarsılmışlardı ki, nihayet peygamber ve onunla birlikte inananlar: ‘Allah’ın yardımı ne zaman?’ de­mişlerdi. İyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır.” (2/Bakara, 214; Bk. 3/Âl-i İmrân, 142).

İnsanlar ve Müminler Arasında Fitne Çıkaran İnsan Unsurları

İnsandan kaynaklanan fitne, her türlü kötülük, ayartma, manevi çöküntüye uğratma, baskı, işkence, eziyet, savaş, dinî- siyasi, sosyal kargaşa anlamına gelmektedir. Bu anlam boyutu ile fitneye yol açan insan unsurları, Kur’ân’a göre şunlardır:

  • “Kâfirler” (4/101-102; 60/5; 37/161-163; 10/83-92; 7/120-126; 20/131),
  • “Yahudilerden küfre sapanlar” (5/41),
  • “Münafıklar” (4/91; 33/14; 5/41; 9/38-57; 22/52-53; 29/10-11; 57/13-15),
  • “Firavun veya Firavunlaşanlar” (10/83-92; 7/120-126),
  • “Kalplerinde hastalık bulunanlar” (3/7-9),
  • “Zan ve tahminle yalan söyleyenler” (51/10-14),
  • “Ateşe girecek olanlar” (37/161-163).

Kur’ân’a göre bu insanlar, tüm insanlar arasında özelde ise müminler içerisinde, fitne bağlamında, her türlü kötülüğün, manevi çöküntünün, küfrün, şirkin, dalâletin, günahın, her türlü dinî-siyasi, sosyal kargaşanın yaygınlaşmasına ve iman edenlere eziyet, işkence, baskı, şiddet ve zulüm uygulanmasına, gittikçe artırılmasına” çalışırlar. Allah’ın indirdikleri ile hükmedilmesini istemeyip buna şiddetle karşı çıkarlar.

Yukarıdaki insan unsurundan inkâr edenler, özellikle, savaş zamanlarında iman edenleri fitneye uğratmak için sürekli gayret ederler. Onun için Allah, namaz kılma zamanlarında düşmanın fitnesinden sakınmak üzere gerekli tedbirlerin alınması konusunda müminleri uyarmaktadır (4/101-102). Kur’ân’a göre inkâr edenlerin fitnesine, muhlis olan kullar düşmez; ateşe girecek olanlar ise düşer (37/160-163).

Müminler arasında fitne çıkarmak için uğraşan, çalışan ikinci insan unsuru, münafıklardır. Kâfirlerin kâfirlikleri açık olduğu için müminler, onlara karşı daha tedbirlidirler. Ancak münafıklar, görünürde Müslüman ama içten inkârcı oldukları için müminler tarafından bilinmeleri her zaman mümkün olmayabilir. Dolayısıyla münafıklar, fitne ve fesat çıkarmada, fitne ve fesadı yaymada kâfirlerden daha tehlikeli insanlardır. Fitne ve fesat, onlarda karakter hâline gelmiş olup şartlar uygun olduğunda, “balıklama” fitne ve fesadın içine dalarlar (4/91). Savaş veya sıkıntılı zamanlarda müminlere yardım etmez, onları yalnız bırakır, kaçarlar; fırsat buldukları takdirde düşmanla iş birliği yaparak müminler arasında her türlü kargaşanın çıkması için çalışırlar: Hani, münafık olanlar ve kalplerinde hastalık bulunanlar:Allah ve Resûlü, bize boş bir aldanıştan başka bir şey vadetmedi.’ diyorlardı. Onlardan bir grup da hani şöyle demişti: ‘Ey Yesrib halkı, artık sizin için burada kalacak yer yok, şu hâlde dönün.’ Onlardan bir topluluk da: ‘Gerçekten evlerimiz açıktır.’ diye peygamberden izin istiyordu; oysa onların evleri açık değildi. Onlar yalnızca kaçmak istiyorlardı. Eğer onlara (şehrin her) yanından girilseydi sonra da kendilerinden fitne (karışıklık çıkarmaları) istenmiş olsaydı, hiç şüphesiz buna yanaşır ve bunda pek az (zaman) dışında (kararsız) kalmazlardı. Oysa ant olsun onlar, daha önce ‘arkalarını dönüp-kaçmayacaklarına’ dair Allah’a söz vermişlerdi; Allah’a verilen söz (ahit) ise, (ağır bir) sorumluluktur. (33/Ahzâb, 12-15). Allah’a ve ahiret gününe iman edenler, mallarıyla ve canlarıyla cihad etmekten (kaçınmak için) senden izin istemezler. Allah takva sahiplerini bilendir. Senden, yalnızca Allah’a ve ahiret gününe inanmayan, kalpleri kuşkuya kapılıp da kuşkularında kararsızlığa düşenler izin ister. Eğer (savaşa) çıkmak isteselerdi, herhâlde ona bir hazırlık yaparlardı. Ancak Allah, (savaşa) gönderilmelerini çirkin gördü de ayaklarını doladı ve: ‘Onlara siz de oturanlarla birlikte oturun.’ denildi. Sizinle birlikte çıksalardı, size ‘kötülük ve zarardan’ başka bir şey ilave etmez ve aranıza mutlaka fitne sokmak üzere içinizde çaba yürütürlerdi. İçinizde onlara ‘haber taşıyanlar’ vardır. Allah, zulme sapanları bilir. Ant olsun, daha önce onlar fitne aramışlardı. Ve sana karşı birtakım işler çevirmişlerdi. Sonunda onlar, istemedikleri hâlde hak geldi ve Allah’ın emri ortaya çıkıp-üstünlük sağladı. Onlardan bir kısmı: Bana izin ver ve beni fitneye katma.’ der. Haberin olsun, onlar fitnenin ta içine düşmüşlerdir. Hiç şüphesiz cehennem, o küfre sapanları mutlaka çepeçevre kuşatıcıdır. Sana iyilik dokunursa, bu onları fenalaştırır, sana bir musibet isabet edince ise: ‘Biz önceden tedbirimizi almıştık.’ derler ve sevinç içinde dönüp giderler. (9/Tevbe, 44-50).

Münafıklar, Müslümanlar arasında yalana kulak tutarak, yalan haberleri yaygınlaştırarak, Müslümanlar içinden haber, bilgi toplayıp düşmanlara aktararak ve kelimelerin anlam alanlarını çarpıtarak, bağlamlarından kopararak, iman edenler içerisinde fitne ve fesat çıkarırlar. Yukarıda ismi geçenler içerisinde fitne çıkaracakları veya çıkarmak isteyecekleri pek tahmin edilemeyen iki insan unsuru daha vardır. Bunlar kalplerinde hastalık bulunanlar, zan ve tahminle yalan söyleyenler. Her iki insan unsurunun fitne çıkarmaya eğilimli oldukları, çok dikkatli bir gözlemin sonucunda belli olabilir, ortaya çıkabilir.

Müminler içerisinde fitne fesat çıkaran, kalbinde hastalık bulunan insan unsurları, genellikle Kur’ân’ın muhkem ve müteşabih ayetleri üzerinde olmadık yorumlar yaparak fitne çıkarıp Müslümanların kafasını, zihnini ve aklını karıştırıp saptırmak isterler. Allah, kalplerinde hastalık bulunan insan unsurunun, Kur’ân ayetlerinin anlam alanlarını çarpıtmaya çalışarak fitne çıkarmak için uğraştıklarını ve de uğraşacaklarını tüm iman edenlere açıklayarak dikkatli olmalarını istemektedir: “Sana kitabı indiren odur. Ondan, kitabın anası olan bir kısım ayetler muhkemdir; diğerleri de benzeşen/müteşabihlerdir. Kalplerinde bir kayma olanlar, fitne (ve karışıklık) çıkarmak ve onun olmadık yorumlarını yapmak için ondan müteşabih olanına uyarlar. Oysa onun yorumunu Allah’tan başkası bilmez. İlimde derinleşenler ise: ‘Biz ona inandık, onun tümü Rabbimizin katındandır.’ derler. Temiz akıl sahiplerinden başkası öğüt alıp-düşünmez. (3/Âl-i İmrân, 7).

Günümüz Türkiye’sinin en ciddi sıkıntılarından biri de budur. Bu insan unsuru, tarihte kalmış tüm ihtilaflı konuları bugüne taşıyarak, bunları kötü bir dil kullanıp küfür sistemi ile aramızdaki tezadın önüne geçirerek, toplum içerisinde yeni fay hatları inşa etmekte, fitne ve fesadın yayılmasına katkıda bulunmaktadırlar.  Bu noktada Hz. Peygamber’in yaptığı uyarı son derece önemlidir:  “Ahir zamanda, dinle dünyayı talep eden insanlar zuhur edecek. Bunlar, insanlara iyi görünüp, onları aldatmak için öyle bir yumuşaklığa bürünürler ki koyun postu yanlarında kaba kalır. Dilleri de baldan daha tatlıdır. Ancak kalpleri kurtlarınkinden vahşidir. Cenab-ı Hakk bunlar için şöyle diyecektir: “Beni aldatmaya mı çalışıyorsunuz, yoksa bana karşı cürete mi yelteniyorsunuz? Zat-ı Akdesime yemin olsun, bunlar üzerine, kendilerinden çıkacak öyle bir fitne göndereceğim ki, içlerinde halim olanlar bile şaşkına dönecekler.” (Tirmizî, “Zühd”, 60, 2406, 2407).

Âl-i İmrân Suresi’nin 7. ayetinde kalbinde hastalık bulunanların fitnesine karşı tavır alacak, karşı duracak ve de fitnesinden etkilenmeyecek iki insan unsuru ilimde derinleşenler ve de temiz akıl sahipleridir.  Bu ayetler zincirinde dikkat çeken nokta, kalplerinde maraz taşıyanların durumuna düşmemek için yapılması gereken bir duanın yer almasıdır: Rabbimiz, bizi hidayete eriştirdikten sonra kalplerimizi kaydırma ve yanından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz, bağışı en çok olan sensin sen” (3/Âl-i İmrân, 8).

Fitne hastalığına yakalanan ve de ilk başta tehlikesi çok görülemeyen ikinci insan unsuru zan ve tahminle yalan söyleyenlerdir. Fitne ve fesat ateşini en çok körükleyen ve yaygınlaştıran insan unsurlarından biri de bunlardır: “Kahrolsun, o zan ve tahminle yalan söyleyenler. Ki onlar, bilgisizliğin kuşatması içinde habersizdirler.Hesap ve ceza (din) günü ne zaman?’ diye sorarlar. O gün onlar, ateşin üstünde tutulup-eritilecekler. Tadın fitnenizi. Bu, sizin pek acele isteyip durduğunuz şeydir.” (51/Zâriyât, 10-14).

Bu insan unsuru da kalplerinde hastalık bulunan insan unsuru gibi hemen görülüp farkına varılabilen bir insan unsuru olamayabilir. Bu insan unsuru muhtemelen kalbi marazlı insan unsuruna nazaran daha tehlikeli ve daha geniş bir kesime/kümeye aittir. Özellikle ilim dünyasında yanlış varsayımlar üzerinden teori üretenler bu topluluğu aittir. İlim insanı kisvesi altında gerçekleri çarpıtıp görmezlikten gelerek, görülmemesini istediklerini göstermeyerek ilim yaptığını sananlar ve söyleyenler, zan ve tahminle yalan söyleyen insan unsurlarıdır. “İnsanın maymundan geldiği” (Darwinizm), “insan cinsiyetsiz olarak vardır” (Quirizm), “evrenin tesadüfen var olduğu”, “tek bir parçacıktan olduğu” ile ilgili yanlış varsayım ve yalanlar üzerine inşa edilmiş teorilerdir. Darwinizm insanı maymunlaştırırken, quirizim insanı cinsiyetsizleştirmektedir.

Kur’ân’a göre önem taşıyan temel nokta, bütün bu üretimleri “Yahudilerden küfür içinde çaba harcayanların” yapmasıdır. İstanbul Sözleşmesi düzleminde yapılan tüm yasal düzenlemelerde bu rahatlıkla görülebilir. Bu sözleşme, quir teorisine hukuksal boyut kazandırma operasyonuydu.  Asıl tehlike kalbinde hastalık bulunan ve ağızları ile inandık diyen insan unsurunun bu teorileri ilmî gerçek sanarak savunmaları ve de yaygınlaştırmalarıdır. Bilgi sahibi olmadıkları her konuda konuşan, hüküm yürüten, kulaktan dolma bilgileri hakikatmiş gibi alıp süsleyip aktaran, yayan böylece kafa karışıklığına yol açan felaket tellalları bu guruba dâhildir. Avrupa uyum yasaları kapsamında bizim kültür ve medeniyet kodlarımızla uyuşmayan birçok kavram hem hukuk sistemine hem de eğitim sistemine yerleştirildi. Ne yazık ki temel kavramlarımız, kültür ve medeniyet kodlarımız tahrip edilmiş ve toplum tam bir fitne ortamına çekilmiştir: “Ey Peygamber, kalpleri inanmadığı hâlde ağızlarıyla ‘inandık’ diyenlerle Yahudilerden küfür içinde çaba harcayanlar seni üzmesin. Onlar, yalana kulak tutanlar, sana gelmeyen diğer topluluk adına kulak tutanlardır (haber toplayanlar). Onlar, kelimeleri yerlerine konulduktan sonra saptırırlar, ‘Size bu verilirse onu alın, o verilmezse ondan kaçının.’ derler. Allah, kimin fitneye düşmesini isterse, artık onun için sen Allah’tan hiçbir şeye malik olamazsın. İşte onlar, Allah’ın kalplerini arıtmak istemedikleridir.” (5/Mâide, 41).

Müminlerin Fitne ile İmtihan Edilmesi

İblis’in isyanı ve kıyamete kadar yaşama izni alması ile birlikte başlayan sürecin, müminler için özel bir anlamı vardır ve de olmalıdır. Çünkü İblis insanoğluna topyekûn ve sınırsız bir savaş açacağına yemin etmiştir. İblis ve şeytanlar, iman edenler dâhil olmak üzere tüm insanların kalplerine fitne, fesat ve vesvese vermek için seferberlik ilan etmişlerdir. Bu bağlamda müminlerle ilgili fitnenin değişik boyutları vardır: Cihad boyutu, mal ve makam elde etme boyutu

Cihad ve savaş ortamlarında iman edenlerin bir kısmında meydana gelen kararsızlık, bir fitne ve deneme olarak Kur’ân’da yer almaktadır: Gerçek şu ki, mümin erkeklerle mümin kadınlara fitne uygulayanlar sonra da tevbe etmeyenler (yok mu); işte onlar için cehennem azabı vardır ve yakıcı azap onlar içindir.(85/Burûc, 10) Sonra muhakkak ki, fitneye uğratıldıklarından sonra hicret edenleri, sonra da cihadda bulunanları ve sabredenleri Rabbin (mükâfatlandıracaktır). Şüphe yok ki, senin Rabbin onun ardından da elbette yarlığayıcıdır, çok esirgeyicidir. (16/Nahl, 110). Burada hicret etmekte kararsız kalanların durumuna özel bir vurgu yapılmaktadır. Hicret ettikleri takdirde önceden hicret edenlerin durumunda olacakları, ona göre muamele görecekleri açık bir şekilde belirtilmektedir.

Burada dikkat edilmesi gereken, iman edip hicret edenlerle iman edip hicret etmeyenler diye iki farklı iman eden insan unsurunun varlığına dikkat çekilmesidir. Bu durum Enfâl Suresi 72-75 ayetlerinde ‘veli’ anahtar kavramı düzleminde hususen değerlendirilmektedir. İman edip hicret edenlerle iman edip hicret etmeyenler birbirlerinin velisi değildir. Buna karşılık kâfirler topluluğu birbirlerinin velisidir. Bu ayetlere göre dünyadaki fitne ve fesadın etkin olmasının sebebi, müminlerin parçalanmasıdır: Gerçek şu ki, iman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler ile (hicret edenleri) barındıranlar ve yardım edenler, işte birbirlerinin velisi olanlar bunlardır. İman edip hicret etmeyenler, onlar hicret edinceye kadar, sizin onlara hiçbir şeyle velayetiniz yoktur. Ama din konusunda sizden yardım isterlerse, yardım üzerinizde bir yükümlülüktür. Ancak, sizlerle onlar arasında anlaşma bulunan bir topluluğun aleyhinde değil. Allah, yapmakta olduklarınızı görendir. Küfredenler birbirlerinin velileridir. Eğer siz bunu yapmazsanız (birbirinize yardım etmez ve dost olmazsanız) yeryüzünde bir fitne ve büyük bir bozgunculuk (fesat) olur. (8/Enfâl, 72-73).

Müminlerden bu tezadı ortadan kaldırıp mücadelenin temel yasalarına uyanlar, gerçek müminlerdir: İman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda cihad edenler ile (hicret edenleri) barındıranlar ve yardım edenler, işte gerçek müminler bunlardır. Onlar için bir bağışlanma ve üstün bir rızık vardır. Bundan sonra iman edip hicret edenler ve sizinle birlikte cihad edenler, işte onlar da sizdendir. … (8/Enfâl, 74-75). Müminler için mal, kadın, erkek çocuk ve makam tutkusunun bir fitne konusu olması, insanın heva yapısının doğal bir sonucudur. Genelde insanlar özelde müminler için ciddi zaaflardan biridir: Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu şehvet insanlara ‘süslü ve çekici’ kılındı. Bunlar, dünya hayatının metaıdır. Asıl varılacak güzel yer Allah katındakidir.(3/ Âl-i İmrân, 14).

Bu sebeple Hz. Peygamber ümmetini/iman edenleri hem mal ve hem de kadın tutkusu konusunda özel olarak ve de ciddi bir şekilde uyarmaktadır: “Her ümmet için bir fitne vardır, benim ümmetimin fitnesi de maldır.” (Tirmizî, “Zühd”, 26, 2337).  Dünya tatlı ve hoştur. Allah sizi ona varis kılacak ve nasıl hareket edeceğinize bakacaktır. Öyleyse dünyadan sakının, kadından da sakının! Zira Benî İsrail’in ilk fitnesi kadın yüzünden çıkmıştır. (Müslim, “Zikr”,  99, 2742; Tirmizî, “Fiten”, 26, 2192; İbn Mâce, “Fiten”, 19, 4000).

Kâfirler, münafıklar, müşrikler, fasıklar, Siyonistler ve kalbinde hastalık bulunanlar, zan ve tahminle yalan söyleyenler, Allah’ın ahkâmıyla hükmedilmesini istemezler. Allah’ın insanlığa vazettiği hayat tarzının hayata uygulanmasını engellemek için her türlü fitne, fesadı çıkarır; hile, aldatma entrikaya başvururlar (5/Mâide, 49).

Müminlere herhangi bir “iyilik dokunursa, bu onları fenalaştırır, bir musibet isabet edince ise sevinirler” (9/50). Her türlü kötülüğün Müslümanlara dokunmasını, acılar içerisinde kıvranmalarını, sürekli ıstırap içerisinde yaşamalarını canı gönülden isterler (57/14). Böylelikle müminler üzerinde devamlı bir psikolojik baskı kurulmasını arzu ederler. Ancak, zorda kaldıkları zamanda da Müslümanlarla birlikte olduklarını söyleyerek onlardan yardım isterler. Gerçekte tüm bu yapıp ettikleri ile kendi kendilerini fitneye düşürmüş olup bedellerini öte âlemde ödeyeceklerinin farkında olmayan şuursuzlardır (57/14).  Bu sebeple bu coğrafyada İblis ve onun yolundan giden şeytanların, İslâm dünyasındaki fay hatlarını (#) harekete geçirebilmek için her türlü fitne ve fesadı icra etmek için seferber olacakları asla unutulmamalıdır:

  • Kavmiyetçilik fay hatları: Arap # Türk # Fars # Kürt # Dürzi
  • Mezhepçilik fay hatları: Sünni # Şii # Selefi # Alevi
  • Dinî fay hatları: İslâm # Hıristiyanlık # Yahudilik
  • Laiklik-sekülerlik # din fay hattı
  • Zengin # fakir fay hattı
  • Sistem-devlet # millet fay hattı
  • Yöneten # yönetilen fay hattı
  • Devletler # yönetimler arası fay hattı.

Müminlerin ise bu gerçekleri gerektiği gibi görüp gereğini yapmaları olmazsa olmazdır.

Sonuç: Fitne ve Fesattan Korunmak için Dua

Fitne konusuna, Kur’ân ve hadislerin çokça yer vermesi insandaki fıtrat ve heva cephesi şeklindeki birbirine taban tabana zıt iki ana yapının bulunmasındandır. Yaşanan şartlar, bu iki zıt yapıdan hangisini daha çok besler ise insanın düşünce, tutum ve davranışları ona bağlı olarak şekillenmektedir ve de şekillenecektir. Bu bağlamda fıtrat yapımızı besleyip kuvvetlendirmesi noktasında duanın özel bir önemi ve de ağırlığı vardır.  Hz. Peygamber’in fitne belası ile ilgili duaları müminler için önemli bir rehber özelliği taşımaktadır: “Allah’ım! Aczden, tembellikten, korkaklıktan, düşkünlük derecesine varan ihtiyarlıktan, cimrilikten sana sığınırım. Keza, kabir azabından sana sığınırım. Hayat ve ölüm fitnesinden sana sığınırım.” (Buhârî, “Da’avât”, 38, 40, 42, “Cihad”, 25; Müslim, “Zikr”, 52, 2706; Tirmizî, “Da’avât”, 71, 3480, 3481; Ebû Dâvud, “Salât”, 367, 1540, 1541; “Hurûf”,  1, 3972;  Nesâî, “İstiâze”, 6, 8, 257, 258).  “Allah’ın kerim olan rızası için, eksiksiz, mükemmel kelimetullah hakkı için -ki hiç kimse muttaki olsun, facir olsun onu aşıp daha güzelini söyleyemez- (bela olarak) semadan inen, semaya yükselen (ve ceza gerektiren) şerlerden, yeryüzünde yarattığı şerden, yerin altından çıkan şerden, gece ve gündüz fitnelerinden, gece ve gündüz gelen musibetlerden Allah’a sığınırım. Ey Rahman, hayır getiren hadiseler hâriç.” (Muvatta, “Şi’r”, 10, 2, 950, 951).

Ve:

Ya Rabbi! Başkalarının hatalarını görmekten kendi hatalarını göremeyen, başkalarının haksızlıklarını görüp de kendi haksızlıklarını göremeyen, başkalarının fitnesini, zulmünü görüp de kendi yaptığı fitne ve zulmü göremeyen insanlardan, toplumlardan, cemaatlerden, hareketlerden, milletlerden bizi koru!

Ya Rabbi! İslâm ümmetini, mutedil, şahit, hayırlı ve tebliğci bir ümmet kıl, insanlığı tahrip edecek bir işgal girişimine karşı dimdik ayakta duranlardan eyle! Ya Rabbi! Bizi, Allah’ın ipine sımsıkı sarılmış, yalnızca Allah’tan korkarak, yalnızca Allah’a teslim olmuş ve yalnızca Allah’ın rızasını kazanmak isteyen bir ümmet eyle!

Ya Rabbi! Bu ümmete şuur ver; basiret ve feraset sahibi kıl! Ya Rabbi! Bizi nefsimizin, heva ve hevesimizin kölesi yapma! Ya Rabbi! Bizi bağy hastalığı ile imtihan etme! Ya Rabbi! Bizi her türlü fitne ve fesattan koru! Ya Rabbi! Bizi sırât-ı müstakîmden ayırma, dimdik ayakta duranlardan eyle!

[1] Tirmizî, “Zühd”, 26, (2337).

 

1 Şubat 2026 Pazar

İSLÂM COĞRAFYASINI KASIP KAVURAN BİR HASTALIK FİTNE-2: FİTNENİN ALTI BOYUTU

 Prof. Dr. Burhanettin Can  – Umran Dergisi/Şubat 2026-378. Sayı

“Her ümmet için bir fitne vardır, benim ümmetimin fitnesi de maldır.”

                                                                                Hz. Muhammed (s.)[1]

 

İslâm coğrafyasında vuku bulan tüm hadiseler, iç ve dış dinamiklerin arakesitinde vuku bulmaktadır. Tüm sorumluluğu ve suçu dış güçlere yükleyip kendimizi temize çıkarma, gerçekçi bir yaklaşım olmadığı gibi iman etmenin yüklediği görev ve sorumlulukla da bağdaşmamaktadır. “Siz, insanlara iyiliği emrediyorken, kendinizi mi unutuyorsunuz? Oysa siz kitabı okumaktasınız. Yine de akıllanmayacak mısınız?” (2/Bakara, 44) ayeti kapsamında İslâm coğrafyasındaki iç dinamiklerin bu büyük kaos ortamında çok büyük payının bulunduğunu göz önüne almamız gerekmektedir. Ümmetin hâlihazırdaki durumunu, çok önemli anahtar kavram niteliğindeki fitne kapsamında değerlendirmekteyiz.

Geçen sayıdaki yazıda fitnenin semantik alanı incelendi.[2] Burada çok anlamlı ve çok önemli anahtar kavram konumundaki fitnenin muhataba göre kazandığı anlamları ve Allah’ın imtihan etmesi boyutunu ele alacağız. Ancak fitne odak kavramı kapsamında Allah’ın sınamasındaki ana amacın çok iyi anlaşılabilmesi için dinin anlam sahasını ana hatları ile özetlemekte fayda vardır.

Dinin Anlam Alanı, Tevhid Dini Ve Şirk Dini/Seküler Din

Din, İslâmî terminolojide merkezî kavramlardan birisidir. Din kelimesi, dil yönünden incelendiğinde; baş eğmek, itaat etmek, hakkını almak, ödünç almak, borç etmek, borç vermek, adet edinmek, baş eğdirmek, zorlamak, hesaba çekmek, idare etmek, ceza veya mükâfat vermek ve hizmet etmek gibi anlamları bulunmaktadır.[3] Kur’ân-ı Kerim’de dinin bütün bu anlamları birbiri ile bağlantılı kullanılmakta ve altı boyutlu bir yapı tanımlanmaktadır:

  1. Yüce egemenlik sahibinden gelen üstünlük ve galibiyet: Allah.
  2. Yüksek hâkim otoriteden gelen değerler sistemi: Tevhidî değer sistemi.
  3. Yüksek hâkim otoriteden gelen değerler sistemi çerçevesinde fıtrat üzerine inşa edilen fikrî ve amelî nizam.
  4. Yüksek egemenlik sahibinin verdiklerine karşı kendini borçlu hissedip boyun eğmek, ona itaat etmek, tapınmak, hizmetkârlık yapmak.
  5. Yüksek otorite sahibinden gelen değerler sistemini benimseyip, hayata aktaran insan topluluğu: Millet/ümmet.
  6. Yüksek otorite tarafından vazedilen nizama uymaya ve ihlâsla bağlanmaya karşılık bu yüksek otoritenin verdiği mükâfat veya karşı gelmek sebebiyle isyan etmeye verdiği ceza: Cennet, cehennem.

Kur’ân-ı Kerim’de din kelimesinin bu anlam boyutları ayrı ayrı kullanıldığı gibi altısı bir arada bulunacak şekilde de kullanılmaktadır (9/Tevbe, 29, 33; 40/Mü’min, 26; 3/Âl-i İmrân, 19,85; 8/Enfâl, 39; 110/Nasr, 1-3). Mevdudi, Kur’ân’da din kavramına yüklenen anlamın, yukarıdaki anlamları ihtiva edecek şekilde bir bütün oluşturduğunu ifade etmektedir.[4] Hz. Peygamber Tevbe Suresi’nin 31. ayetini; “Onlar, Allah’ı bırakıp hahamlarını ve rahiplerini, bir de Meryem oğlu Mesih’i rabler edindiler. Oysa hepsi ancak bir ilaha ibadet etmekle emrolunmuşlardı ki, ondan başka hiçbir ilah yoktur. O onların ortak koştukları her şeyden münezzehtir.” okuyup aşağıdaki şekilde yorumlarken, din kelimesindeki altı boyutlu anlamın nasıl bir bütünlük taşıdığının da güzel bir örneğini vermiştir: “Aslında onlar, bunlara (ruhbanlarına) tapınmadılar, ancak bunlar (Allah’ın haram ettiği bir şeyi) kendileri için helâl kılınca hemen helâl addediverdiler, (Allah’ın helâl kıldığı bir şeyi de) kendilerine haram edince hemen haram addediverdiler.”[5]

Din kelimesinin birinci anlamında yüksek otorite, üstün güç, insan yapısını bilen ve ona göre nasıl yaşaması gerektiğine ilişkin bilgileri (dinin 2 ve 3. anlamı) bildiren, yol gösterici bir güç olmalıdır. Kendisine sunulan bu ikrama karşı insan, bu yüksek otoriteye karşı kendisini borçlu hissetmeli, ona gereken saygıyı göstermeli, ona itaat ve ibadet etmelidir (dinin 4. anlamı). Kendisine sunulan reçeteye bağlı olarak yaşayıp hem bireysel hem de toplumsal temelde barışı ve düzeni sağlayacak bir toplum kurulmalıdır (5. anlam). Kendisine verilen reçeteye uyduğunda ödüllendirilmeli, aksi durumda da cezalandırılmalıdır (6. anlam).

Altı boyutlu yapıyı göz önüne aldığımızda tevhid dininin birinci boyutu: En yüce, yüksek mutlak hâkim otorite, Allah’tır. Allah, Kur’ân-ı Kerim’de esmâ-ı hüsnâ şeklinde ifade edilen isimlerle kendini tanıtmaktadır. Rablik ve ilahlık vasfı konumuzla bağlantılı en önemli iki noktadır.[6] Bu ikisi ile birlikte Allah, en yüksek otorite olarak mutlak hâkim, mutlak kanun koyucu, hüküm koyucu, mutlak yol gösterici, mutlak terbiye edici, mutlak huzur ve sükûn verici ve tek sığınılacak merci hâline gelmektedir. Allah bu iki vasfını, hiçbir varlıkla paylaşmamaktadır (21/Enbiyâ, 22; 25/Furkân, 43; 9/Tevbe, 31; 2/Bakara, 172). Bunun aksi durum şirk olup seküler bir dine vücut verir.

Tevhid dininin ikinci ve üçüncü boyutu: En üst otorite olarak Allah, Hz. Âdem ile eşini ve onların zürriyetini başıboş bırakmamış, bunalım dönemlerinde onlara resûller, nebiler vasıtasıyla değerler sistemi göndererek yol göstermiş, yaşanacak bir sistem vazetmiştir (5/ Mâide, 44-51).

Tevhid dininin dördüncü boyutu: Allah, bahşettiklerine karşılık insanın kendisini Allah’a karşı borçlu hissedip ona itaat etmesi, yalnız ona tapınması ve yalnız ona kulluk yapması ve yalnız ondan korkmasıdır (1/Fâtiha, 1-7; 16/Nahl, 36; 36/Yâ-Sîn, 60, 61; 9/Tevbe, 31; 21/Enbiyâ, 92, 93).

Tevhid dininin beşinci boyutu: Tevhid dinine göre, yüce egemenlik sahibi yüksek otorite olan Allah’tan gelen değerler sistemini benimseyip yaşama aktaran insan topluluğu, kabul etmeyenlerden ayrı bir millet/ümmettir (3/Âl-i İmrân, 64, 110; 10/Yûnus, 104-106).

Tevhid dininin altıncı boyutu, ödül ve ceza sistemidir. Ödül ve cezanın bir kısmı, bu dünya, bir kısmı ise öteki dünya ile ilgilidir. Öteki dünyada gerçekleşecek hesap gününün, din günü şeklinde anılması, bundan dolayıdır.

Kur’ân’da tevhid dini, bu altı boyutu ile tanımlanmaktadır. Bunlardan herhangi birinin inkârı, reddi, önemsiz kılınması dini, tevhid dini olmaktan çıkarmakta, şirk dini/seküler din hâline dönüştürmektedir. Dini, sadece Allah ile kul arasında namaz, oruç, hac, zekât, dua ve zikir boyutlu tanımlayıp onu, ferdin kalbine, vicdanına, evine ya da mabedine hapsetmek büyük bir yanılgıdır. Dinin, bireysel hayattan toplumsal hayata, ekonomik hayattan ceza hukukuna kadar günlük hayatın her sahasını tanzim etmesine karşı çıkmak, tevhid dinini parçalayıp yeni bir din inşa etmek demektir. Doğrusu böylesi bir din, seküler din olup Kur’ân’a göre şirk dinidir.

Fitne Kavramının Altı Boyutu

Fitne kelimesinin semantik alanı, geçen sayıda çok ayrıntılı bir şekilde analiz edildi.[7] Burada hatırlatma bağlamında fitnenin anlam alanı özetlenecektir. Fitne: halisini sahtesinden ayırmak için altını potaya atıp eritmek, bir şeyi arıtmak, madeni ateşte eritmek, bir şeyi ateşte eritmek, yanmak, yakmaktır. Bir kimseye dininden ve görüşünden dönmesi için işkence etmek, bir şeyi denemek, sınayarak öğrenmek, sınamak için güç, zor ve sıkıntılı işlere maruz bırakmak, bir kimseyi sıkıntıya uğ­ratmak, birini ayartmak, baştan çıkarmak, kandırmak, saptırmaktır. Kişiyi üzerinde olduğu durumdan uzaklaştırmak, bir şeyi ortadan kaldırmak, kişiyi hedefinden uzaklaştırmak, düşünce ve inançlarından vazgeçirmektir. Dalâlete düş­mek, bir şeyden çok hoşlanmak; bir şeye aşırı düşkün ve tutkun olmaktır. Âşık olmak, birini büyülemek, birinin aklını başından almak, gönlünü çal­mak, aklını çelmek, insanı ne yapacağını bilemeyecek derece­de şaşkına çevirmek, döndürmektir. Deneme ve tecrübe etme, imtihan, bela, kötülük yönünden ayartma, mihnet, azap, iğvâ, kışkırtma, azdırma, baştan çıkarma, zulüm, baskı, ayrılık, nifak, karışıklık, kargaşa, iç savaş, kanlı çarpışma, ihtilaf, çekişme, birbirine düşme, kardeş kavgasıdır.  Deneme, sınama; baskı, işkence; sapma, saptırma ve ayartma; fesat, kargaşa, karışıklık çıkarma; bela ve musibet; azap; deliliktir.[8]

Kur’ân’da fitne kelimesi Allah, insan ve şeytanla alakalı kullanıldığından fitnenin çok geniş anlam kümesi, kullanıldığı varlıkla ilgili genel anlam kümesinin bir alt anlam kümesi hâline dönüşmekte, anlam sahası kısıtlanmaktadır. Bu durumda fitne kelimesi; Allah’a nispet edildiği zaman lehlerine ya da aleyhlerine olmak üzere, kulların iyi ya da kötü şeylerle denenmeleri; insanla ilgili olduğunda, her türlü kötülük, ayartma, manevi çöküntüye uğrama, baskı, dinî-siyasi, sosyal kargaşa ve şeytanla alakalı olduğunda saptırma anlamına gel­mektedir.[9]

Fitne kelimesinin ıstılahi anlamı, Allah’ın, insanın, şeytanın var olduğu, değişik imtihan alan/konularının ve ödül ve ceza sisteminin yer aldığı altı boyutlu bir uzay inşa etmektedir. Bu uzayın her boyutu birbiriyle bağlantılı olarak insanın/insanların arınması, saflarının berraklaşması, inananla inanmayanın, samimi olanla olmayanın, sebat edenle etmeyenin, ihlaslı olanla olmayanın, zalimle mazlumun, kalbinde hastalık bulunanla bulunmayanın, dünyevileşenle dünyevileşmeyenin, muttaki olanla olmayanın birbirinden ayrıştırılması için şeytanın da katalizör olarak kullanıldığı bir ortamda insanın, Allah tarafından imtihana tâbi tutulmasıdır. İmtihan eden, deneyen, sınayan Allah; denemeye tabi tutulan insan, insanın denemeye tabi tutulduğu alanlar/konular ve katalizör olarak kullanılan şeytandır. Fitne kavramı, bu çerçevede, altı boyutlu bir uzayda ele alınıp değerlendirilirse, gerçek anlamına ve ağırlığına kavuşabilir.

Dinin Altı Boyutu ile Fitne Kavramının Altı Boyutu Arasındaki İlişki

Tevhid dinine göre bu dünya Allah’tan gelen değerler sistemine göre düzenlenir ve insanlar ona göre yaşarlar. Bu dünyada tevhidi değerler sistemine göre takınılan tavır, inşa edilen hayat ve yapılan her şey hesap gününde değerlendirmeye tâbi tutulur. O sebeple tevhidi değer sistemine göre bu dünya ahiretin tarlasıdır. Bu dünyada yapılanlara göre insanlar öte dünyada ya cennetle ya da cehennemle ödüllendirileceklerdir. İşte fitne olgusu, dinin altıncı boyutunu meydana getiren ödül ve ceza sistemine göre herkese layık olduğu muamelenin yapılabilmesi, ödüllendirilmesi veya cezalandırılması için bir arındırma, ayrıştırma sistemidir.

Fitnenin altı boyutlu bir uzay olduğunu göz önüne aldığımızda fitne sistemini şöyle formüle edebiliriz: İmtihan eden Allah’tır; imtihan edilen insandır. İmtihan konuları/araçları nimetler ve külfetlerdir. İmtihanda saptırıcı, kafa karıştırıcı unsurlar, İblis’in yolundan giden cin ve insan şeytanlarıdır. İmtihan sonucu, ödül ve cezadır. Fitnenin son bulması ise tüm dünyanın İslâmlaştırılmasıdır. (2/Bakara, 193, 8/Enfâl, 39).

Fitne Kavramının Allah Boyutu: Allah’ın İmtihan Etmesi

İnsanın yaratılışında, “Allah’ın Âdem’e secde edin!” emrine İblis’in itaat etmemesi ile başlayan bir süreçte İblis, Hz. Âdem’e ve onun izinden giden herkese savaş açmıştır. Bunun ilk sonucu, Hz. Âdem’le eşinin İblis’in fitnesine/vesvesesine kapılarak cennette Allah tarafından kendilerine tanınan hukuka riayet etmemelerinden dolayı cezalandırılıp yeryüzüne gönderilmeleri olmuştur. Allah, Kur’ân’ın değişik ayetlerinde Hz. Âdem’den meydana gelecek nesilleri başıboş bırakmayıp onlara yol gösterici rehberler, nebiler ve resûller göndereceğini vaat etmiştir.

Gönderilen elçilere tâbi olanların ödüllendirileceği, tâbi olmayanların da cezalandırılacağını ifade etmiştir. Rehberler ve onlarla gönderilen değerler sistemine tâbi olup olmama imtihanın odak noktasıdır. Bu imtihan insanlığın tekâmülü içindir. Genelde imtihan, kabiliyeti ölçmek için yapılan yokla­ma, kişinin manevi direnme gücünü ortaya koyan zor durum anlamına geldiğine göre Allah’a nispet edilen fitne kelimesi, ödül ve ceza için bir arındırma, ayrıştırma mekanizmasıdır. Kur’ân’da da en çok bu an­lamda kullanılmaktadır.[10]

İnsanlığın, değişik fitnelerle sürekli ve karmaşık bir denemeye tâbi tutularak, tekâmüle doğru yol alması istenmektedir. Ayrık otlarının, zehirli unsurların, hastalıklı yapıların arındırılarak, ayrıştırılarak insanlığın tekâmül etmesi, olgunlaştırılması, daha sağlıklı ve sıhhatli bir yapıya kavuşturulması ve bu imtihan karşısında takındığı tutum ve tavra göre ödüllendirilmesi için fitne, bir sistem olarak ortaya konmuştur. Bu imtihan, bazen nimetle bazen de külfetle gerçekleştirilmektedir. İnsanın nimet ya da külfet, zahmet, sıkıntı karşısındaki düşünce, tutum ve tavrı değerlendirilmektedir.

Allah, her şeyi bir kanuniyete göre yaratmıştır. Sünnetullah diye isimlendirilen bu ilahi yasa, değişmezdir (17/İsrâ, 77; 33/Ahzâb, 38; 48/Fetih, 23). Kâinattaki her şey ve her canlı bu yasaya tâbidir. Fitne, bu genel sistem içerisinde, sünnetullaha tâbi insanların arındırılması, ayrıştırılması ve bu arındırma ve ayrıştırmanın sonucuna göre ödüllendirilmesi ile ilgili özel bir alt sistem, özel bir alt yasa olarak var kılınmıştır: “Her nefis ölümü tadıcıdır. Biz sizi, şerle de hayırla da deneyerek imtihan etmekteyiz ve siz bize döndürüleceksiniz.” (21/Enbiyâ, 35).

İmtihan bir ayrıştırma olduğuna göre imtihanın şartları da ona göre olmaktadır/olacaktır: “Andolsun, biz sizi bir parça korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele.” (2/Bakara, 155). Ayet, insan için özel anlam ve ağırlığı olan sevdikleri ile ilgili bir imtihanın varlığına dikkat çekmektedir. İnsanın tâbi tutulduğu imtihan mal, mülk, makam, rızk, evlat, eş, dost, akraba, kavim, sağlık, ölüm, hastalık, musibet, yok­luk, düşman tasallutu gibi hem nimet hem de külfet şeklinde ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla fitne kelimesinin insanla ilgili boyutunda insanın tâbi tutulduğu/tutulacağı alan ya da konular göz önüne alınması gerekmektedir.

Allah’ın Melekler Topluluğunu İmtihanı

İnsanın yaratılışı, Kur’ân’ın değişik surelerinde farklı derinliklerde fakat her seferinde değişik bir açılım getirilerek anlatılmaktadır (2/Bakara, 29-39; 7/A’râf, 10-27; 20/Tâ-Hâ, 115-129; 59/Zümer, 16; 15/Hicr, 27- 43; 17/İsrâ, 61-65). Bu ayetlerde dikkat çeken önemli bir nokta, insanın yaratılışı ile ilgili meleklerin serzenişte bulunarak insanın olumsuz yönünü dile getirmeleridir. İlahi planı bilemedikleri için takındıkları bu tavrın yanlışlığı, bir imtihan ile kendilerine gösterilmiştir. Allah, Hz. Âdem’i varlık/eşya hakkında bilgilendirip, melekleri bilgilendirmemiştir. Sonra eşya, melekler topluluğuna gösterilerek ne oldukları sorulmuş; melekler, yöneltilen soruya cevap veremezken Hz. Âdem, soruyu cevaplandırmıştır. Melekler tarafından zaafları öne çıkarılarak değerlendirilen Hz. Âdem, sınavın sonunda üstün konuma gelmiştir (2/Bakara, 31-33). Bu üstünlüğün bir nişanesi olarak, saygı anlamında, meleklerin Âdem’e secde etmesi Allah tarafından emredilmiştir. Bu da melekler topluluğu için bir imtihandı ve İblis hariç, melekler topluluğunun tümü emri yerine getirmiştir (2/Bakara, 34; 7/ A’râf, 11; 20/Tâ-Hâ, 116; 15/Hicr, 29-31).

O ana kadar davranış bakımından melek özelliği gösteren topluluk, yapı olarak melek ve cinlerden meydana gelmişti. Topluluk, secde edip etmemeye bağlı olarak davranışları farklılaşıp birbirlerinden ayrışmışlardır. Fiziksel yapı (donanım) bakımından melek olanlar, Allah’ın emrine itaat edip, secde etmişler; fiziksel yapı olarak ateşten yaratılan cinlerden İblis, emre itaatsizlik ederek secde etmemiştir.

Bu şekilde bir ayrışma, insanoğlunun kaderinde önemli bir dönüm noktası olup, insan için en tehlikeli bir düşmanı, fitne kaynağını ortaya çıkarmıştır. İblis, kendisinin ateşten, Âdem’in topraktan yaratılmasını referans alarak ateşten yaratılanların, topraktan yaratılanlara göre daha üstün bir sınıfı oluşturduklarını ileri sürerek ilk ayırımı (kavmiyetçilik) yapmış ve secde etmeyi reddetmiştir. (2/Bakara, 34; 7/A’râf, 12-13; 15/Hicr, 31-33).

O sebeple etnik ve sınıfsal ayırım fitnesi, şeytani düşüncenin ürünüdür. İblis, insanlık âlemine, ırkçılık ve sınıf fitnesini sokmuştur. Faşizm, kapitalizm ve komünizm, ırkçılık ve sınıf fitnesinin bir sonucudur. O sebeple kaos teorisi, etnik ve mezhepsel bir zemine oturtulmuştur. Bugün içine düştüğümüz fitneden en az zararla çıkabilmenin bir yolu, kavmiyetçilikten vazgeçmek, bu hastalığa yakalananları tedavi etmek olmalıdır.

İblis’in Hz. Âdem’e bu tavrı gösterdiği an, aynı zamanda olumsuz değer sisteminin (fitne sistemi) ortaya çıkmasının başlangıcı olmuştur. İblis’in isyanından sonra bir tarafta Hz. Âdem ve eşi, diğer tarafta İblis vardır. İki ayrı varlık, birbirine karşıt iki ayrı safta konumlanmıştır. İblis, artık Hz. Âdem ile eşinin ve tüm insanlığın apaçık bir düşmanıdır (20 Tâ-Hâ, 117).

İlk İnsan Hz. Âdem’le Eşinin İmtihanında İblis Faktörü ve Cennetten Çıkarılma

Hz. Âdem ve eşi cennete yerleştiklerinde hayatlarını tanzim edebilecekleri gerekli tüm değerler kendilerine bildirilmiştir. Yasak ve serbestlik alanları ortaya konmuş ve iki kişilik bir toplumun hayatına ilişkin tüm düzenlemeler yapılmış ve cennette kalabilmeleri için gerekli hukuki sistem belirlenmiş ve kendilerine çok açık bir şekilde bizzat Allah tarafından bildirilmiştir. Kendilerine cennetin diledikleri yerinde, diledikleri miktarda yeme, içme hakkı verilmiş; ancak mahiyetini bilmedikleri bir tek ağaca yaklaşmamaları, onun meyvesinden yememeleri kendilerinden istenmiştir. Cennette kalmaları, barınma, yeme-içme ihtiyaçlarının karşılanması ve güvenlikte kalmaları, bu yasağa uymalarına bağlı kılınmıştır (2/Bakara, 35; 20/Tâ-Hâ, 118-119). Ayrıca Allah Hz. Âdem’e, İblis’in düşmanları olduğunu bildirmiş, ona dikkat etmeleri gerektiğine de hususen dikkat çekmiştir: “‘Ey Âdem, bu gerçekten sana da eşine de düşmandır; sakın sizi cennetten sürüp çıkarmasın, sonra mutsuz olursun.’ Şüphesiz ki, senin acıkmaman ve çıplak kalmaman cennette kalmana bağlıdır.”, “Ve gerçekten sen burada susamayacaksın ve güneş altında yanmayacaksın da.” (20/Tâ-Hâ, 117-119; 7/A’râf, 22)

Ayetlerden Hz. Âdem’le eşinin, İblis kendilerine yaklaşıp vesvese verinceye kadar, yasak ağacın meyvesine karşı bir arzu, bir eğilim duymadıkları, ona ihtiyaç hissetmedikleri anlaşılmaktadır. Ancak İblis’in kendilerine yaklaşıp yaptığı telkinlerin sonunda bir arzu, eğilim ve ihtiyaç duygusu ortaya çıkmıştır (2/Bakara, 36).

Ayetlerden, yasak ağacın mahiyetini İblis’in bildiği ve fakat Hz. Âdem ile eşinin bilmediği anlaşılmaktadır. İblis, Hz. Âdem’le eşine bu noktadan hareketle tuzağını kurmuş ve yasak ağacın mahiyetini, tam zıt istikamette anlamlandırarak ve de çok daha üst vaatlerde bulunarak onlara sunmuştur: “Şeytan, kendilerinden ‘örtülüp gizlenen çirkin yerlerini’ açığa çıkarmak için onlara vesvese verdi ve dedi ki: ‘Rabbinizin size bu ağacı yasaklaması, yalnızca, sizin iki melek olmamanız veya ebedi yaşayanlardan kılınmamanız içindir.’”, “Ve: ‘Gerçekten ben size öğüt verenlerdenim’ diye yemin de etti.” (7/A’râf, 20, 21; Bk. 20/Tâ-Hâ, 120-121)

Allah’ın açık ikazına rağmen, bir tek yasak ağaca tamah edilip İblis’in gerçekleşmesi mümkün olmayan vaatlerine uyulmuştur. İblis’in söylediklerinin doğru olup olmadığı noktasında tefekkür edilmemiş, Allah tarafından açık bir şekilde düşmanları olduğu kendilerine bildirilen İblis’in amacı, niyeti, hedefi ve söylediklerinin mahiyeti sorgulanmamıştır. Allah’ın daha önce kendilerine verdiği bilgiler, hiç göz önüne alınmamıştır. ‘Ölümsüzlüğün’, ‘iki melek olmanın’ ve ‘yok olmayacak mülke sahip olmanın’ dayanılmaz cazibesi, vaat edilenlerin gerçekleşebilir olup olmadığının düşünülmesini ve kurulan tuzağın görülmesini engellemiştir. Stratejik akıl devre dışı bırakılmıştır. Hz. Âdem ile eşinin Allah’ın emirlerine uymamalarının bedeli, çıplak kalmaları ve Cennetten çıkarılıp yeryüzüne gönderilmeleri olmuştur (7/A’râf, 22-25).

Fitne Denkleminde İblis’in İnsanlığa Sınırsız ve Topyekûn Savaş İlanı

İblis, Allah’ın melekler topluluğuna Âdem’e “secde edin” emrine karşı çıkarak isyan etmiştir. Bunun sonucunda Allah tarafından lanetlenmiş ve kovulmuştur. Ancak İblis, secde etmeme olayından sonra Allah’tan “insanların dirileceği güne kadar yaşama” mühleti istemiş ve istediği kendisine verilmiştir (7/A’râf, 14-15; 17/İsrâ, 61-63; 15/Hicr, 36-38). İblis’e istediği izin verilince, yaptığı yemin ile tüm insanlığa sınırsız ve topyekûn bir savaş ilanında bulunmuştur: “Dedi ki: ‘Madem öyle, beni azdırdığından dolayı onları (insanları) saptırmak için mutlaka senin dosdoğru yolunda (pusu kurup) oturacağım.”, “Sonra da muhakkak onların önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından kendilerine sokulacağım. Onların çoğunu şükredici bulmayacaksın.” (7/A’râf, 16, 17; 15/Hicr 39; 38/Sâd, 79-84)

İblis’in insanlığa meydan okumasına ve savaş ilanına karşı Allah, İblis’in açtığı sınırsız ve topyekûn savaşın (hibrit savaş modeli) bileşenlerini açıklayarak insanlara hem yol göstermiş hem de onları İblis’e karşı uyarmıştır: “Demişti ki: ‘Git, onlardan kim sana uyarsa, şüphesiz sizin cezanız cehennemdir; eksiksiz bir ceza.’” (17/İsrâ, 63). “(Allah): ‘Onlardan güç yetirdiklerini sesinle sarsıntıya uğrat, atlıların ve yayalarınla onların üstüne yaygarayı kopar, mallarda ve çocuklarda onlara ortak ol ve onlara çeşitli vaatlerde bulun.’ Şeytan, onlara aldatmadan başka bir şey vadetmez.’” (17/İsrâ, 64).

İblis yaptığı bu büyük yeminle; “insanları saptıracağını”, “fıtratı bozmayı emredeceğini” (4/Nisâ, 118-119), “yeryüzünde onlara günahları süsleyeceğini”, “ihlaslı kullar müstesna olmak üzere hepsini azdıracağını” (15/Hicr, 28-43; 38/Sâd, 70-85), “insanları, ayartıp, yoldan çıkarıp saptıracağını” (3/Âl-i İmrân, 155; 4/Nisâ, 60; 6/En’âm, 71), insanların kalbine vesvese vereceğini (114/Nâs, 5; 7/A’râf, 200, 201; 8/Enfâl, 11), “insanları kuruntuya düşüreceğini (4/Nisâ, 119-120; 7/A’râf, 20-21; 17/İsrâ, 63-64), “kötülükleri güzel göstereceğini” (6/En’âm, 43; 8/Enfâl, 48; 16/Nahl, 63; 27/Neml, 24; 29/Ankebût, 38; 47/Muhammed, 25), “İnsanları aldatmak için yaldızlı laflar söyleyeceğini” (6/En’âm, 112-113), “aşırı vaadde bulunacağını” (4/Nisâ, 120; 14/İbrahim, 22; 17 İsrâ, 64), “her türlü kötülüğü emredeceğini” (2/Bakara, 169; 4/Nisâ, 14, 118-119; 6/En’âm, 128; 7/A’râf, 200; 24/Nûr, 21; 38/Sâd, 82-83), “edepsizliği emredeceğini” (24/Nûr, 21), “çıplaklığı teşvik edeceğini” (7/A’râf, 27), “Allah ile kandırmak isteyeceğini” (35/Fâtır, 5, 6), “resûllerin yapıp ettiklerine-söylediklerine fitne sokmak isteyeceğini” (22/Hacc, 52, 53), genelde insanları, özelde müminleri “fakirlikle korkutacağını” (2/Bakara, 268; 7/A’râf, 200-201; 41/Fussilet, 96; 23/Mü’minûn, 97-98), “hayırlı olan işleri unutturacağını (12/Yûsuf, 42; 18/Kehf, 63), “müminlerin arasına kin ve düşmanlık sokmak isteyeceğini” (5/Mâide, 91; 12/Yûsuf, 100; 17/İsrâ, 53; 58/Necm, 10, 19), “kendi dostlarını Müslümanlara karşı kışkırtıp, tahrik edeceğini” (6/En’âm, 121; 3/Âl-i İmrân, 175) çok açık bir şekilde beyan etmektedir.    

Sonuç: İblis’in İnşa Ettiği Fitne Ortamlarına Karşı Dikkatli Olmak

Kur’ân-ı Kerim’de İblis’in tüm bu beyanlarına yer verilmesi, Allah’ın bize tehlikenin ana kaynağını göstermesi ve ona göre davranmamızı istemesindendir. Her türlü fitne ortamından en az zararla çıkmanın yolu, Kur’ân ve Sünnet’in tanımladığı, tasvir ettiği şuurlu mümini ortaya çıkarabilmektir.

Yol boyu İblis faktörünü ve İblis’in insanlığa açtığı sınırsız ve topyekûn savaş olgusunu unutmamak gerekmektedir. İblis, kurduğu ve de kuracağı tuzaklarla insanın kötülük cephesinin kapılarını açarak tamahkârlık, aç gözlülük, doyumsuzluk, şükürsüzlük ve ölümsüzlük fitnesini harekete geçirmek isteyecektir. İnsanlığın kaderinde mal, makam ve evlat fitnesi, İblis ve İblis’in yolunda gidenlerin tarih boyu harekete geçirmek için gözettiği alanlar olmuştur ve de olacaktır (8/Enfâl, 26-29; 5/Mâide, 48; 6/En’âm, 165; 3/Âl-i İmrân, 186; 16/Nahl, 92; 27/Neml 40; 76/İnsan, 2; 64/Teğâbun, 14-18). Ayrıca ölümü unutturarak, ölümsüzlük fitnesini harekete geçirip insanın, ahireti ve hesap gününü unutması için çalışmış ve de çalışacaktır.

O sebeple İblis’in inşa etmeye çalıştığı fitne ortamlarından çıkmanın bir yolu, nefsimize hoş gelenlerin ilahi rızaya ve emirlere uygun olup olmadığının sorgulanmasıdır. Bu yapılırken unutulmaması gereken kaçınılmaz gerçek, ölüm ve hesap günü olmalıdır. Bu dünyada yapacağımız her şeyin hesabının verileceği şuuru bizi, fitneye hizmet etmekten alıkoyacak en önemli etkenlerden biridir.

O sebeple İblis’in inşa etmeye çalıştığı fitne ortamlarından çıkmanın bir yolu da öncelikle İblis’in insanlığa açtığı sınırsız ve topyekûn bir savaşın varlığının asla unutulmaması, yol boyu göz önünde bulundurulmasıdır. Bu sebeple itici, bölücü, parçalayıcı değil affedici ve kuşatıcı olunmalıdır. İtidal elden bırakılmamalıdır.

O sebeple İblis’in inşa etmeye çalıştığı fitne ortamlarından çıkmanın diğer bir yolu, mahiyetine tam vâkıf olamadığımız bilgileri gerçek kabul edip ardına düşmemek ve yaygınlaştırmamaktır. Fitne (kaos) ortamında medyada, sosyal medyada/dijital ortamlarda servis edilen bilgilerin kahir ekseriyetinin, belli bir amaca hizmet etmek üzere, istihbarat örgütleri tarafından servis edildiği göz önüne alınmalıdır.

Henüz vakit varken Allah’ın Resulü’nün aşağıdaki uyarısına bu açıdan bakılmalı ve gereği yapılmalıdır: “İlerde gerçeği duymayan sağır, hakkı söylemeyen dilsiz ve gerçeği görmeyen kör fitneler olacaktır. Kim fitneye yönelirse, o da ona yönelecektir. Dilin ona yönelmesi kılıç etkisi yapacaktır.”[11]

[1] Tirmizî, Zühd 26, (2337).

[2] Burhanettin Can, “İslâm Dünyasını Kasıp Kavuran Bir Hastalık: Fitne-1: Fitre Kavramının Semantik Analizi”, Umran, 2026, sayı: 377, s. 12-19.

[3] Mevdudi, Kur’ân’ın Dört Temel Terimi, Pınar Yayınları, İstanbul, 2023, s. 113-124. Nakip Attas, İslâm ve Laisizm, Pınar Yayınları, İstanbul, 2002, s. 69-99. Yaşar Nuri Öztürk, Kur’ân’ın Temel Kavramları, Yeni Boyut, İstanbul, 199, s. 86-92.

[4] Mevdudi, age., s. 113-124.

[5] Tirmizî, Tefsir, Berâe, (3094).

[6] Mevdudi, age., s. 113-124. Nakip Attas, age., s. 69-99.

[7] Burhanettin Can, agy.

[8] Hüseyin Keskin, Kur’ân’da Fitne Kavramı, Rağbet Yayınları, İstanbul, 2003, s. 19-36. Vecdi Akyüz, Kur’ân’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları, İstanbul, 1998, s. 311-339. Râğıb El-İsfehânî, Müfredât, Kur’ân Kavramları Sözlüğü, çev. Yusuf Türker, Pınar Yayınları, İstanbul, 2007.

[9] Hüseyin Keskin, age., s. 19-36. Vecdi Akyüz, age., s. 311-339.

[10] Hüseyin Keskin, age.

[11] Rudai, Büyük Hadis Külliyatı, İz Yayıncılık, İstanbul, 2014, c: 3, s. 431, hadis no: 9788.

1 Ocak 2026 Perşembe

İSLÂM DÜNYASINI KASIP KAVURAN BİR HASTALIK: FİTNE-1: Fitne Kavramının Semantik Analizi

 Burhanettin Can  – Umran Dergisi/Ocak 2026-377. Sayı

İslâm dünyasının altını üstüne getirmeye çalışan yirmiye yakın proje birbiriyle savaşmaktadır. Bunların sahipleri bazen uzlaşarak bazen de çatışarak hedeflerine ulaşmaya çalışmaktadırlar. Bugün için asıl sıkıntı, savaşın Müslümanlar arasında “İslâm’ın İslâm’la savaşı”, “ılımlı İslâm” ve “tarihselcilik” adları altında cereyan etmesidir. Bu projelerin özü, sosyolojik savaşı esas almaktadır ve bu coğrafyayı “kaos teorisi” kapsamında, din, etnik, mezhep, aşiret ve cemaat merkezli olarak çatıştırarak bölmektir. Yaklaşık 2 milyar nüfuslu Müslüman dünyanın, insanlığı kurtaracak bir imkâna sahipken kendi içerisinde parçalanıp birbirleriyle savaşmaları ve bu oyuna da çok kolay gelmeleri, üzerinde durup düşünülmesi gereken çok önemli bir meseledir.

Yığınla taşeronun kullanıldığı vekâlet savaşlarının hız kazandığı, istihbarat örgütlerinin cirit attığı, kimin elinin kimin cebinde olduğunun kolayca anlaşılamadığı, ölenin ve öldürenin tekbir getirdiği, çok kirli, pis ve karanlık bir savaş yaşanmakta, doğru ile yanlışın harmanlanarak servis edildiği bir psikolojik harekât yürütülmektedir. Hâlihazırda İslâm dünyasında vuku bulan tüm kanlı hadiseler, iç ve dış dinamiklerin arakesitinde vuku bulmaktadır. Tüm sorumluluğu ve suçu, dış güçlere yükleyip kendimizi temize çıkarma, gerçekçi olmadığı gibi iman etmenin yüklediği görev ve sorumlulukla da uyuşmamaktadır. “Siz, insanlara iyiliği emrediyorken, kendinizi mi unutuyorsunuz? Oysa siz kitabı okumaktasınız. Yine de akıllanmayacak mısınız?” (2/Bakara, 44) ayeti kapsamında İslâm dünyasındaki iç dinamiklerin bu büyük kargaşa ortamında çok büyük payı olduğunu göz önüne almamız gerekmektedir.

İç dinamiklerin daha iyi analiz edilerek gerçekçi bir yol haritası ortaya koyabilmek ve ümmet şuurunun yeniden inşası için ümmetin durumu kavramsal düzlemde analize tâbi tutulmuştur. Kur’ân’da insanın hoş görülmeyen ve haram kılınıp yasaklanan, toplumsal yapıyı tahrip eden amelleri, genellikle zulüm, isyan, istikbar/müstekbir, kıyam, münker, fahşa, ism, tuğyân/tâğut, fitne, fesat/ifsat/müfsit, fısk/fasık, fırka/tefrika, mele, bağy ve müstağni kavramlarıyla ifade edilmektedir. Bu amaçla önceki yazılarda helak, heva, bağy anahtar kavramları ele alınmış ve bunlar kapsamında iman edenlerin sorumlulukları açıklanmıştır. Yazılarda ümmetin günümüzdeki durumu, fitne anahtar kavramı göz önüne alınarak değerlendirilecek, dersler çıkarılacak ve de yapılması gerekenlerle ilgili tekliflerde bulunulacaktır.

Fitne Kelimesinin Sözlük Anlamı

İnsanoğlu, haberleşmenin, iletişimin, karşılıklı anlaşmanın aracı olarak değişik kelimeleri türetmiş ve kullanmıştır. Kelimeler, yalnızca bir konuşma aracı değil aynı zamanda, toplumun durumunu, dünya görüşünü, sistemi algılayıp değerlendirebilme aracıdır da. Toplumun ilişkileri, davranışları, anlayışları, kültür ve yaşantısı hakkında bilgi verirler. Nitekim Allah, ilk insan Hz. Âdem’e “isimlerin hepsini öğreterek” (2/Bakara, 31-33) ona özel bir konum vermiştir. Bazı kelimeler tek anlamlıyken bazıları birden fazla manaya gelmektedir. Ayrıca bazılarının yalnızca sözlük anlamları vardır. Bazılarının ise bunların yanı sıra başka anlamları da bulunmaktadır. Bunlara ıstılahi (terim) anlam denmektedir. Bazı kelimelerin ıstılahi anlamları, bir mıknatısın çekim alanına benzer; bir mıknatıs gibi kelimenin çevresinde bir anlam alanı meydana getirir. Başka kavramlarla özel bir ilişki ağı kurarak, genel düşünce ve kültürel yapı sisteminin içinde özel bir konum alır. Bu sebeple ıstılahi mana, kelimenin içinde bulunduğu sistemden ve buradaki diğer kelimelerle kurduğu ilişkiden doğan özel bir anlamdır. Genelde bir sistemdeki bu tür kelimelere “anahtar kelime” adı verilmektedir.[1]

Fitne kavramını bu çerçevede ele alıp incelemek zorundayız. Çünkü fitne, Kur’ân kelime hazinesindeki sisteme göre hem anahtar hem de odak kelime özelliği kazanan, karmaşık ilişki ağı bulunan, çok anlamlı, çok boyutlu hem psikolojik hem sosyolojik hem de stratejik boyutlu bir kavramdır. Kur’ân, fitne kavramı başta olmak üzere birçok kelimeyi bazen sözlük anlamıyla kullanır bazen de ona farklı manalar yükleye­rek anlamını genişletir veya daraltır.

Fitne kelimesi, Arapça f-t-n kökünden türemiş bir isimdir. Bu kök, fiil olarak fetene yeftinü, mastar olarak da fetn, fütûn, fitne kalıplarıyla kullanılmaktadır. F-t-n kökünün Arap dilindeki anlamlarını şöylece ifade edebiliriz: “Yakmak, bir şeyi ateşle yakmak. Bir şeyi ateşin içerisine atmak, ateşte eritmek, sınamak, denemek, test etmek, imtihan etmek, inceleyip tetkik etmek, bir şey hakkında bilgi almak, bir şeyi iyice bilmek, deneyerek öğrenmek, bir şeyi arıtıp katı­şıksız hâle getirmek, denemek için özellikle güç işlere maruz bırakmak. Öldürmek, azap ve işkence etmek, eziyet etmek, sıkıntı ve belâya sokmak, sıkıntıya düşmek. Bir şeyin kalbe çok hoş ve sevimli gelmesi, hoşa gitmesi, çok beğenilmesi, birini büyülemek, birinin aklını başından al­mak, aklını çelmek, gönlünü çalmak, insanı ne yapacağını bil­meyecek derecede şaşkına çevirmek, tutkun olmak, âşık ol­mak. Bir şeyi isteme de çok aşırı gitmek. Döndürmek, vazgeçirmek, kişiyi üzerinde olduğu du­rumdan uzaklaştırmak, bir şeyi ortadan kaldırmak, kişiyi hedefinden uzaklaştırmak, düşünce ve inançlarından vazgeçir­mek, birini ayartmak, azdırmak, saptırmak. Kötülüğü istemek, kötü yola düşmek. Fitnenin (fitne kabul edilen bir şeyin) içine düşmek, bi­rini fitnenin içine düşürmek, dalâlete düşmek. İnsanlar arasında kargaşa/huzursuzluk çıkarmak.”[2]

F-t-n’nin farklı formu olan (ism-i mefûl) “meftûn” ise “cin ve şeytanların musallat olmasıyla veya deliliğe uğ­ramak suretiyle fitneye tutulmuş, dinini terk eden, haktan sapan kimse, bir kadının güzelliği veya dünya­nın çekiciliği karşısında aklını kaybeden kimse, cinnet, delilik” anlamlarına gelmektedir.[3] Fitne kelimesi isim işleviyle kullanıldığında çok geniş bir anlam dairesine sahiptir. “Yakma; ateş ile yakma; ateşte eritme, eritmek üzere ateşe atma, altın ve gümüşü ateş­le eritme; sınama, deneme ve tecrübe et­me; daha çok belâ ve musibetle imtihan etme; zor bir teste tabi tutma; öldürme; işkence etme, azap; belâ, musibet, sıkıntı, sıkıntıya sok­ma, acı verme, meşakkat, zorluk; bir şeyden çok hoşlanma, bir şeyi çok beğenme, bir şeye aşırı tutkun olma, büyülenme; ayartma; ayıp ortaya çıkarma, sap­ma, haktan sapma; saptırma; kargaşa, toplumsal kav­ga, fikir karışıklığı; insanlar arasında meydana gelen kavga ve savaş; zulüm; delilik.”[4]

Fitne kelimesinin çoğulu olan fiten (diğer bir çoğulu ise fitîn), genellikle insanlar arasında meydana gelen olaylarla ve birbirleriyle savaşmalarıyla ilgili kullanılmıştır. Kelimenin kökü Arap dilindeki farklı kalıplarda farklı anlamlar ifade etmektedir: Fü-ti-ne, üftine (aklını veya malını kaybettiği bir belâya maruz kaldı, denendi, bir şey­de -dünyayı istemekte- çok aşırı gitti); fütine fi dînihî (doğru bildiği dininden vazgeçirildi, uzaklaştırılma­ya çalışıldı); fütine’l-kavm (insanların birbirleriyle kavga etmeleri ve savaşmaları); fütine’r-racül (birinin ahlaksız arzusu); eftene, iftânen (birini belâ, musibete (fitne) uğratmak); fettene, teftînen (bir kimseyi fitneye düşürmek /sıkıntıya sokmak, saptırmak); iftetene-iftitânen (fitneye uğramak, iyi bir durumdan kötü bir duruma geçmek, birini fitneye uğratmak, bir kadına âşık ol­mak, bir şeyi çok beğenmek); tefâtene-tefâtünen (harp etmek); üftine (denendi);  fettene (denen­di); üftitine fi dînihî (doğru bildiği dininden vazgeçirildi, uzaklaştırılma­ya çalışıldı); el-fetn (renk, çeşit, tür, durum, sanat, za­man dilimi); fetnün mine’d-dehr (zamandan bir ke­sit); el-îş fetnân (hayat iki türlüdür); el-fetnân ( sabah ve akşam) füttân (cemaat).[5]

Arapçadaki temel anlamı “yakmak” olan f-t-n kökü ve türevlerinin bu anlamla doğrudan veya dolaylı olarak bağlantılı olmak üzere şu manalara gelecek şekilde kullanıldığını görmekteyiz: “Bir şeyi ateşte eritmek; bir şeyi sınamak; sına­mak için güç işlere maruz bırakmak; bir kimseyi sıkıntıya uğ­ratmak; sınayarak öğrenmek; bir şeyi arıtmak; bir şeyden çok hoşlanmak; bir şeye aşırı düşkün ve tutkun olmak; âşık olmak, birini büyülemek, birinin aklını başından almak, gönlünü çal­mak, aklını çelmek, insanı ne yapacağını bilemeyecek derece­de şaşkına çevirmek, döndürmek, vazgeçirmek, kişiyi üzerinde olduğu durumdan uzaklaştırmak, bir şeyi ortadan kaldırmak, kişiyi hedefinden uzaklaştırmak, düşünce ve inançlarından vazgeçirmek; birini ayartmak, azdırmak, baştan çıkarmak, kandırmak, saptırmak; fitnenin içine düşmek, dalâlete düş­mek, birini fitnenin içine düşürmek...”[6] Sözlüklerde bunlardan en çok “sınamak, sınamak için güç işlere maruz bırak­mak, bir kimseyi sıkıntıya uğratmak” kullanımları yer almaktadır.

Dikkat çeken nokta, f-t-n kökünün, zamanla, kademeli denecek bir tarzda anlam genişlemesine uğramasıdır. Temelde, “yakmak, bir şeyi ateşle yak­mak” manasına gelen f-t-n kökü, özellikle altın, gümüş gibi ma­denlerin halisini sahtesinden ayırmak için ateşte eritilmesini dile getirmek maksadına binaen kullanılırken, daha sonraları bu kök anlamından hareketle “bir şeyi sınama ve özellikle de zor şeylerle deneme” manasında kullanılmaya başlanmıştır. Daha sonraları mana sahası genişleyerek “sıkıntı, belâ, musibet, baskı, işkence, azap, saptırma, ayartma, bir şeyden çok hoşlanma, tutkun olma, sapıklık, yoldan sapma, aklın gitme­si, zorluk, sıkıntı ve sapıklıkların meydana gelmesi” anlamlarına sahip olmuştur.

Arapça fitne kelimesi, Türkçe sözlüklere anlam alanı daraltılmış şekilde geçmiştir. Bunlar şöyle sıralanabilir: “Belâ, musibet, sıkıntı; geçimsizlik; ihtilal; dinsizlik, canilik; ceza; delilik; güzel yüz, güzel göz, güzel kadın; imtihan, deneme; ayartma, azdırma, baştan çıkarma; karışıklık, kargaşa; ara bozma, boz­gunculuk, fesat, küfür, azgınlık, sapıklık; arabozan, karıştıran, fesat çıkaran; fitneye sebep olacak kadar güzel kadın.”  Fitne ile ilgili bazı kavramlar Türkçede yaygın şekilde kullanılmaktadır. Fitne fücûr (çok fitneci, çok karıştırıcı, fesat çıkarıcı, insanlar arasına fitne sokmayı iş edinen kimse); fitne sokmak (ara bozmak, insanları birbirine düşürmek, karışıklık çıkar­mak); fitneci (fitne çıkaran, arabozan, karışıklığa sebep olan, karıştırıcı, arabozucu, fesat); fitne-kâr (fitneci; fesat çıkar­mak âdetinde bulunan); fitneyi uyandırmak (karışıklık meyda­na getirebilecek bir konuyu deşeleyerek kargaşaya, fesada sebep olmak); fitnelemek (arkasından konuşmak, çekiştirmek, kavga ve kargaşa çıkarmak için çekiştirmek, entrika çevirmek);  fit­nelik (karıştırma, ara bozma, çekiştirme; arabozuculuk, fesat­lık); fitnecilik (fitnecinin davranışı, fitneci olma durumu); fitne-cihân (fitne sıçratan, fitne koparan); fitne-engîz (fesat çıka­ran); fitne-âmîz (fitne fesat karıştıran, bozgunculuk yapan); fitne-i âlem (herkesi birbirine düşüren güzel, arabozan, karıştırı­cı); fettân (gönül ayartan, aşka düşüren; çekici, cilveli, fitne uyandıran, kışkırtıcı, kurnaz); meftûn (büyülenmiş gibi birine gönül veren, âşık, vurgun, tutkun, müptela; hayranlık içinde olan şaşakalmış, şaşmış).[7]

Kur’ân’da Fitne Kavramının Kullanımı

F-t-n kökünden türeyen kelimeler hem şekil hem de mana bakımından Kur’ân-ı Kerim’de, çok geniş bir şekilde yer almaktadır. Bu kökten türeyen kelimeler, İlahi Kelam’da elli sekiz ayette yer almakta ve iki ayette de (9/Tevbe, 49; 20/Tâhâ, 40) iki kez tekrarlanmaktadır. Herhangi bir zamire bitişik olmaksızın fitne şeklinde yirmi iki ayette (2/Bakara, 102. 193; 5 /Mâide, 71; 8/Enfâl, 25, 28, 39, 73; 10/Yûnus, 85; 17/İsrâ, 60; 21/Enbiyâ,35, 111; 22/Hac, 11, 53; 24/Nûr, 63; 25/Furkân, 20; 29/Ankebût, 10; 37/Sâffât, 63; 39/Zümer, 49; 54 Kamer, 27; 60/Mümtehine, 5; 64/Teğâbün, 15; 74/ Müddessir, 31) yer alır.  Sekiz ayette de el-fitne şeklinde (2/Bakara, 191, 217; 3/Âl-i İmrân, 7; 4/Nisâ, 91; 9/Tevbe, 47, 48, 49; 33/Ahzâb, 14) geçmektedir. Dört ayette (5/41; 6/23; 7/155; 51/14) bir za­mire bitişik olarak; yirmi beş ayette de (4/101; 5/49; 6/53; 7/27; 9/49,126; 10/83; 16/110; 17/73; 20/40, 85, 90, 131; 27/47; 29/2, 3; 37/162; 38/24, 34; 44/17; 51/13; 57/14; 72/17; 67/6; 85/10) diğer türevleriyle birlikte bulunmaktadır. Otuz yedi ayette (2/102, 191, 193, 217; 3/7; 4/ 91; 5/41, 71; 6/23; 7/155; 8/25, 28, 39, 73; 9/47, 48, 49; 10/85; 17/60; 20/40; 21/35, 111; 22/11, 53; 24/63; 25/20; 29/10; 33/14; 37/63, 162; 39/49; 51/14; 54/27; 60/5; 64/15; 67/6; 74/31) isim olarak yer alır. Yirmi üç ayette de (4/101; 5/49; 6/53; 7/27; 9/49, 126; 10/83; 16/110; 17/73; 20/40, 85, 90, 131; 27/47; 29/2, 3; 38/24, 34; 44/17; 51/13; 57/14; 72/17; 85/10) fiil olarak geçmektedir.[8] Kökün ve türevlerinin geçtiği ayetlerin yirmi yedisi Mekkî (6/53; 7/27, 155; 10/83, 85; 16/110; 17/60; 20/40, 85, 90; 21/35, 111; 25/20; 27/47; 37/63, 162; 38/24, 34; 39/49; 44/17; 51/13, 14; 54/27; 72/17; 67/6; 74/31; 85/10), otuz biri de Medenî (2/102, 191, 193, 217; 3/7; 4/91, 101; 5/41, 49, 71: 6/23; 8/25, 28, 39, 73; 9/47, 48, 49, 126; 17/73; 20/131; 22/11, 53; 24/63; 29/2, 3, 10; 33/14; 57/14; 60/5; 64/15). F-t-n kökünden türeyen kelimeler, yirmi beş ayrı kalıp da Kur’ân’da yer almaktadır: Fitne (yukarıdaki yirmi iki ayette geçmektedir); el-fitne (zikredilen sekiz ayette geçmektedir); fitnetüke (7/155); fitnetüküm (51/14); fitnetehü (5/41); fitnetühüm (6/23); fütûn (20/40); fetentüm( 57/14); fetenû (85/10); fetennâ (6/53; 20/85; 29/3; 38/34; 44/17); fetennâke (20/40); fetennâhü (38/24); lâ teftinnî (9/49); li neftinehüm (20/131; 72/17); yeftineküm (4/101); yeftinenneküm (7/27); en yeftinehüm (10/83); en yeftinûke (5/49); le yeftinûneke (17/111); fütintüm (20/90); fetenû (16/110); tüftenûn (27/47); yüftenûn (9/126; 29/2; 51/13); 24. bifâtinîn (37/162); el-meftûn (68/6).[9]

Kur’ân-ı Kerim’de fitne ve türevleri hem sözlük hem de ıstılahi anlamı ile kullanılmaktadır. Hâliyle müfessirler bunların geçtiği bazı ayetlerdeki söz konusu kavramlara bazen aynı bazen de farklı anlamlar vermişlerdir. Bu açıdan müfessirler, Kur’ân’daki fitnenin anlamı konusunda mutabakata varamamışlardır. Fitne ve türevlerini genellikle sözlük anlamından hareketle bulunduğu bağlamda yorumlamışlardır. Kelime ve türevlerinin Kur’ân’daki anlamları ile yapılan yorum ve değerlendirmelerinden yararlanarak fitnenin vahyin dünyasındaki anlamları[10] şöyle sınıflandırabilir:

  • İmtihan, deneme, sınama (2/102; 6/53; 7/155; 8/28; 9/126; 17/60; 20/40, 85, 90, 131; 21/35, 111; 22/53; 25/20; 27/47; 29/2, 3; 38/24, 34; 39/49; 44/17; 54/27; 64/15; 72/17; 74/31). İmtihan “kabiliyeti ölçmek için yapılan yokla­ma”, “kişinin manevi direnme gücünü ortaya koyan zor durum” anlamına gelmektedir. Fitne, Kur’ân’da en çok bu manalarda kullanılmaktadır.
  • Baskı, zulüm, işkence (2/93, 191, 217; 4/101; 8/39; 10/83, 85; 14/110; 29/10; 60/5; 85/10). Baskı “bir şeyi sıkma, zorlama, kuvvet ve zor altında bulundurma veya bulunma, bir kişinin davranışlarında, hareket ve düşüncelerinde serbest olmaması”; zulüm “her türlü haksızlık ve adaletsizlik”; işkence ise “bir kimseye maddi ve manevi olarak yapılan şiddetli eziyet” anlamında kullanılmaktadır. Zulüm hem baskı ve hem de işkenceyi kapsar.
  • Sapma, saptırma ve ayartma (3/7; 5/41, 49; 6/23; 7/27; 9/48; 17/73; 27/47; 37/162; 57/14; 68/6). Sapma “doğruluktan ayrılma, yanlışa saplanma”; saptırma “konuşulanları ve söylenenleri asıl amaçlarından uzaklaştırma”; ayartma “baştan çıkarma, doğru yoldan saptırma ve kandırma” anlamlarına gel[11]
  • Fesat, kargaşa, karışıklık çıkarma (4/91; 8/73; 9/47, 48; 33/14). Fesat “karışıklık, kargaşalık, ortalığın birbirine düşüp karışması, kötülük, nifak, hile, kötülük düşünme, insanları birbiri­ne düşürme, bozukluk, çürüklük” manasındadır.”[12] Fesat çıkarmak “ortalığı karıştıra­cak şekilde davranmak, ara bozmak, insanları birbirine düşürmek”; fesatçı ise “karıştırıcı, karışıklık çıkaran, arabozucu” anlamına gelmektedir.[13]
  • Belâ ve musibet (5/71; 8/25; 22/11; 24/63). Belâ “gam, keder, tasa, afet, ceza, zor ve sıkıntılı iş”; musibet ise “felaket, büyük afet, birdenbire gelen belâ” manalarına gelmektedir.[14] Yukarıdaki ayetlerde fitne ve türevleri bu anlamlarda kullanılmaktadır.
  • Azap (37/63; 51/13, 14). Azap “dünyada günah işleyenlere ahirette verilecek ceza” anlamındadır.[15]
  • Delilik (68/1-7; 15/6-7). Delirme “aklını kaçırma, çıldırma” anlamındadır.[16] Yukarıdaki ayetlerde fitne ve türevleri bu anlamda kullanılmaktadır.

Fitnenin Istılahi Anlamı

Açıklamalardan anlaşılabileceği gibi fitne ve türevleri çok anlamlı kelimeler olup çok farklı kelimelerle etkileşmekte ve bunun sonucunda semantik alan meydana getirmektedirler. Yeni alanda kelime, yalnızca sözlük anlamını ifade etmemekte, onu da merkeze alan daha geniş, biraz da farklılaşmış bir anlama bürünmektedir. Sözlük anlamının dışında ilişki zincirinden doğan bu manaya ıstılahi anlam denmektedir. Fitne ve türevlerinin, genelde hadislerin etkisiyle zaman içerisinde kazandığı böyle bir ıstılahi anlamı vardır. Ancak bu noktada da ulema ittifak hâlinde değildir.[17]

Fitnenin tek bir tanımının yapılamamasının sebebi, kelimenin çok geniş bir anlam kümesine sahip olması ve nispet edilen varlık alanının Allah, insan ve şeytanla alakalı olmasındandır. Bu durumda fitne; Allah’a nispet edildiğinde “lehlerine ya da aleyhlerine olmak üzere, kulların iyi ya da kötü şeylerle denenmeleri”, “sınav”, beşerden kaynaklandığında “her türlü kötülük”, “ayartma”, “manevi çöküntüye uğramaları”, “baskı”, “dinî-siyasi, sosyal kargaşa”, ve şeytandan kaynaklandığı zaman da “saptırma” anlamına gel­mektedir.[18]

Kur’ân’da Fitne Kavramının Alt Anlam Grubu ile İlgili Kelimeler

Çok farklı anlamı bulunan kelimeler grubundan sayılan fitnenin hemen hemen her alt anlamına karşı gelen başka kelimeler, sözlüklerde ve Kur’ân’da mevcuttur. Bunlar, Kur’ân’da kendi dar anlamları ile ilgili geçerken fitne kelimesi, her bir kelimeyi kuşatacak şekilde kullanılmaktadır. Bu sebeple fitne kelimesinin meydana getirdiği semantik alanda, alt kelime grupları ile kurulan ilişki (azap, belâ-ibtilâ, imtihan, musibet, zulüm, ezâ, fesat, tefrika, idlâl ve dalâlet, iğvâ vb.) gerçekten de çok karmaşıktır. Bunların dışında, daha zayıf ilişkisi bulunan kavramlar da mevcuttur. Bunlardan darrâ, be’sâ, şer, hızy, daire, kâri’a kelime­lerinin bazı kullanımları, fitnenin “belâ ve musibet” anlamıyla; habâl fitnenin, “bozgunculuk” anlamıyla, mecnun fitnenin “delilik” anlamıyla; ihrâk fitnenin “yakmak” anlamıyla; ricz,’ıkâb ise fitnenin “azap” anlamıyla; sadd fitnenin “haktan saptırma, engelle­me, alıkoyma” anlamıyla ilişkilidir.[19] Fitne kelimesi ile anlam bakımından doğrudan bağlantılı bazı kavramların manaları daha sonraki değerlendirmeler için kısaca açıklanmaktadır.

Belâ-İbtilâ: Belâ sözlükte; “eskimek, yıpranmak, sınamak, gam, musibet” gibi anlamlara gelmektedir. Onunla aynı kökten türe­yen iblâ ve ibtilâ genelde “deneme ve imtihan etme” anlamların­da; Kur’ân’da “gerek hayır ve gerekse şerle sınama ve imtihana tabi tutma” boyutunda kullanılmaktadır. İlahi Kelam’daki belâ, iblâ ve ibtilâ Allah-kul ilişkisi içerisinde “sınama ve deneme” anlamı taşıyan fitne ile aynı manada kullanılmaktadır. Söz konusu ke­limeler, genelde hem insana sunulan nimetler ve hem de kar­şı karşıya kaldığı sıkıntılarla sınanmayı dile getirmek maksadıyla kullanılır­larken, fitne daha çok “belâ ve sıkıntılarla sınanmayı” ifade etmekte ve de “fitne imtihanın en şiddetli ve en son haddini belirtmektedir.”[20]

İmtihan; “Bir şeyin aslına vakıf olmak, bir şey üzerinde derinlemesine düşünmek, de­nemek, soruşturmak, musibete duçar olmak, arıtmak, temizlemek, sıkıştırmak, boyun eğdirmek, kırbaçla dövmek, niyetini açığa çıkarmak” ve benzeri anlamlara gelmektedir.[21] Bu kelime, fitnenin bir alt anlam grubundadır. Musibet: Sözlükte “okla vurmak, isabet etmek, erişmek ve dokunmak” manalarına gelen bu kelime; “belâ, ansızın gelen felaket ve sıkıntı” anlamlarının yanında genelde “insanın başına gelen hoşa git­meyen şeylerin tamamı yahut sıkıntı veren her şey” şeklinde ta­nımlanmaktadır. Elmalılı’nin ifadesiyle musibet “hedefine isabet eden mermi gibi insana şiddetle dokunan hadise ve felaketlerdir.”[22] Musibet, hem bir imtihan vesilesi hem de başa gelen herhangi bir sıkıntıyı ifade etmesi bakımından fitne kavramının kapsamına girmektedir.

Zulüm; sözlükte “haksızlık etmek, adaletsiz davranmak ve hakkını vermemek” demektir. Zulüm “ister fazla, isterse eksik olsun, herhangi bir şeyin kendine ait olan yerin dışında başka bir yere konulması”, “maksadı aşmak”, “hakkı teslim etmemek”, “haddi tecavüz etmek”, “baskı”, “işkence” anlamına gelmektedir.[23] Zulüm, fitneye yol açan en önemli etkenlerden birisi olarak hak ihlali ve haddi tecavüz, baskı ve işkence boyutu ile fitne kelimesinin bir alt anlam kümesinde yer almaktadır.

Ezâ; “Eziyet etmek, incitmek, acı çektirmek ve zarar vermek”, “insanın hoşlanmadığı her şey” manasındadır.[24] Kur’ân’daki bu kelime, fitnenin “baskı, zulüm ve işkence” anlamı ile örtüşmektedir. Fesat; “Bir şeyin fasit olması”, “bo­zulmak”, “çürümek”, “mahvolmak”, “kötü olmak”, “kötü yola sapmak”, “bir şeyin çok ve­ya az olarak dengenin dışına çıkması” anlamlarına gelmektedir. Bu kökten gelen ifsat ise “bir şeyi bozmak”, “ifsat etmek”, “mahvetmek”, “kötülük yapmak”, “doğru yoldan saptırmak”, “bozgunculuk yapmak” anlamındadır.[25] Fitne ve fesat kelimeleri “boz­gunculuk çıkarmak, baskı ve zulüm yapmak, Allah yolundan alı­koymak” manalarından dolayı örtüşmektedirler.  Tef­rika; “Araya düşmanlık sokarak gruplara ayırmak”, “parça parça böl­mek, dağıtmak”, “bozgunculuk çıkarma”, “şuuru dimağdan ayırmak ve bölücülük yapmak” anlamındadır.[26] Tefrika ile fitne, toplumsal dengenin bozulmasında, sosyal hayatı menfi yönde etkilemede aynı anlamı paylaşan iki kelime olup tefrika, fitnenin bir alt anlam grubunda yer almaktadır.

 İdlâl ve Dalâlet; Dalâlet sözlükte, “gizlemek”, “kaybolmak”, “zayi olmak”, “batıl” ve “hükümsüz olmak”, “sapmak”, “doğru yolu bulamamak”, “unut­mak” ve “kaybetmek”, “doğru yol­dan kasten veya unutarak, bilerek veya bilmeyerek sapmak” anlamlarına gelmektedir.[27]  Dalâletin “sap­ma” anlamı, kişinin kendi kendisi ile “‘saptırma” anlamı ise kendi­sinin dışındaki biri veya bir şeyle ilişkilidir. Sapma, daha çok fertten kaynaklanmakta iken; “saptırma” ise bir dış etkene bağlıdır. Dalâlet, sapmanın tam karşılığı iken, saptırmak da idlâlin karşılığıdır. Dalâlet ve idlâl kavramları, fitne kavramının “sapma ve saptırma” anlam boyutu ile örtüşmekte olup onun bir alt anlam grubunda yer almaktadır.          

İğvâ; “Saptırmak, ayartmak, aldatmak, mahrum bırak­mak, zarar vermek, döndürmek, yüz çevirttirmek, azdırıp doğru yoldan uzaklaştırmak” manalarına gelmektedir.[28]Ancak ğavâ şeklinde kullanılırsa, bir kimsenin kendi kendine sapması, yolunu şaşırması, zarara uğraması ve doğ­ru yoldan ayrılmasını ifade eder. İğvâ “şaşırtmak ve doğru yoldan saptırmak” anlam boyutu ile fitne ile örtüşmekte ve bu kelimenin bir alt anlam grubuna dâhil olmaktadır.

Azap; sözlükte “sıkıntı, ceza ve işkence”[29] anlamına gelir, Kur’âni terminolojide hem dünyevi hem uhrevi bir boyuta sahiptir.[30] Bu anlam alanları ile azap ve fitne örtüşmekte ve azap fitnenin alt anlam grubunu oluşturmaktadır.

Vahiy Surecinde Fitne Kavramının Gelişim Seyri

Fitne ile ilgili ayetler, nüzul süreci nazarı itibara alınarak incelendiğinde hem Mekke’de hem de Medine’de nazil oldukları görülmektedir. Kalem Suresi’nin 6. ayeti fitne ve türevlerinin yer aldığı ve Mekke’de ilk nazil olan ayet­tir. Fitnenin imtihan, sı­nama, baskı, zulüm, işkence, sapma, saptırma, ayartma an­lamları hem Mekkî ve hem de Medenî surelerde kullanılmıştır. F-t-n kökünün “fe­sat, kargaşa, karışıklık çıkarma”, “belâ, musibet” anlamları Medenî, “azap, yakılma, ateşe atılma” manalarıysa Mek­kî ayetlerdedir.[31]

Kâfirle­rin iman edenleri dinlerinden vazgeçirmek için yaptıkları baskı ve zulüm Mekkî ayetlerde anlatılırken bu eyleme maruz kalanların sabırlı olmaları istenmektedir. (68/6; 74/31; 85/10; 54/27; 38/24, 34; 7/27, 155; 72/17; 25/25; 20/40, 85, 90, 131; 27/47; 17/60; 10/83, 85; 6/53; 37/162, 163; 59/49; 44/17; 51/13, 14; 16/110; 21/35, 111). Medenî ayetlerde ise Müslümanların inançları sebebiy­le maruz kaldıkları fitnenin taşıdığı tehlikenin büyüklüğünün sınır­ları çizilerek onun öldürmekten daha şiddetli ve büyük bir suç ol­duğu ifade edilmektedir. (17/73; 6/23; 29/2, 3, 10; 2/102, 191, 193, 217; 8/25, 28, 39, 73; 3/14; 6/5; 4/91, 101; 57/14; 24/63; 22/11, 53; 64/15; 5/49, 71; 9/48, 49, 126). Fitne Mekke’de daha çok ferdî sıkıntı ve bunalım merkezli, Medine döneminde ise değer, iman ve zihniyet değişimi, dönüşümü ve hâkimiyet mücadelesi ile ilgili kullanılmaktadır.

Fitne kelimesi, Allah yolundan alıkoyma, insanları saptırmaya çalışma anlamlarında hem Mekkî hem de Medenî ayetlerde bulunur (37/162; 5/49; 7/27). Müslümanlar içerisinde “fesat, kargaşa, karışıklık” çıkarma anlam­ındaki fitne, sadece Medenî surelerde geçmektedir (33/14; 9/47-48; 3/7). “Belâ ve musibet” anlamı­ndaki fitne Medenî ayetlerde yer almaktadır (5/71; 8/25; 24/63; 22/11)

Sonuç: Fitne Kavramı ile İlgili Altı Farklı Boyut

Tüm bu analizlerin sonucunda fitne ve türevlerinin Kur’ân’da, genel hatlarıyla imtihan, deneme, sınama; baskı, zulüm, işkence; sapma, saptırma ve ayartma; fesat, kargaşa, karışıklık çıkarma; belâ ve musibet; azap; delilik anlamlarında kullanıldığı görülmektedir.

Kur’ân’da fitne kelimesi; Allah, insan ve şeytanla alakalı üç varlık alanı ile ilgili kullanılmaktadır. Üç varlıkla ilgili kullanıldığında kelimenin çok geniş olan anlam kümesi, kullanıldığı varlıkla ilgili olarak genel anlam kümesinin bir alt anlam kümesiyle sınırlandırılmaktadır. Bu durumda fitne; Allah’a nispet edildiğinde “lehlerine ya da aleyhlerine olmak üzere, kulların iyi ya da kötü şeylerle denenmeleri”, “imtihan edilmeleri”, beşerden kaynaklandığında “her türlü kötülük”, “ayartma”, “manevi çöküntüye uğramaları”, “baskı”, “dinî-siyasî, sosyal kargaşa” ve şeytandan kaynaklandığında da “saptırma” anlamına gel­mektedir.

Fitnenin gerek sözlük gerek Kur’ân’daki anlamları ve gerekse ıstılahi anlamı göz önüne alındığında kelime, Allah, insan, şeytan ve değişik imtihan konularının yer aldığı dört boyutlu bir uzayda, her boyutu birbiri ile bağlantılı bir “anlam alanı” oluşturmaktadır. Fitnenin anlam alanının altı boyutlu bir yapı olduğunu göz önüne aldığımızda fitne sistemini şöyle formüle edebiliriz:

1- İmtihan eden: Allah, 2-İmtihan edilen: İnsan, 3- İmtihan konuları/araçları: Nimetler ve külfetler, 4- İmtihanda saptırıcı, kafa karıştırıcı unsurlar: İblis, cin ve “insan şeytanları”, 5- İmtihan sonucu: Ödül ve ceza, 6- Fitnenin son bulması: Tüm dünyanın İslâmlaştırılması (2/ Bakara, 193, 8/Enfâl, 39, 72-73).

Bu coğrafyada İblis ve yolundan giden şeytanların İslâm dünyasındaki sosyal fay hatlarını; kavmiyetçilik: Arap # Türk # Fars # Kürt # Dürzi; mezhepçilik: Sünni # Şii # Selefi # Alevi; dinî: İslâm # Hıristiyanlık # Yahudilik; laiklik-sekülerlik # din fay hattı; zengin # fakir; sistem-devlet # millet; yöneten # yönetilen; devletler # yönetimler arası fay hatlarını harekete geçirebilmek için her türlü fitne ve fesadı icra edecekleri asla unutulmamalıdır. Bunun için iman edenlerin bu gerçekleri gerektiği gibi görüp gereğini yapmaları olmazsa olmazdır.

Ya Rabbi, başkalarının hatalarını görmekten kendi hatalarını göremeyen, başkalarının haksızlıklarını görüp de kendi haksızlıklarını göremeyen, başkalarının fitnesini, zulmünü görüp de kendi yaptığı fitne ve zulmü göremeyen insanlardan, toplumlardan, cemaatlerden, hareketlerden, milletlerden bizi koru! Ya Rabbi, İslâm ümmetini, mutedil, şahit, hayırlı ve tebliğci bir ümmet kıl, insanlığı tahrip edecek bir işgal girişimine karşı dimdik ayakta duranlardan eyle! Ya Rabbi, bizleri Allah’ın ipine sımsıkı sarılmış, yalnızca Allah’tan korkarak, yalnızca Allah’a teslim olmuş ve yalnızca Allah’ın rızasını kazanmak isteyen ümmet eyle! Ya Rabbi, bu ümmete şuur ver, basiret ve feraset sahibi kıl! Ya Rabbi, bizi nefsimizin, heva ve hevesimizin kölesi yapma! Ya Rabbi, bizi bağy hastalığı ile imtihan etme! Ya Rabbi bizi her türlü fitne ve fesattan koru! Ya Rabbi, bizi sırat-ı müstakîmden ayırma, dimdik ayakta duranlardan eyle!

[1] Toshihiko Izutsu, Kur’ân'da Tanrı ve İnsan, çev. Mehmet Kürşad Atalar, Pınar Yayınları, İstanbul, 2012, s. 29-50.

[2] Hasan Keskin, Kur’ân’da Fitne Kavramı, Rağbet Yayınları, İstanbul, 2003, s. 19-36. Vecdi Akyüz, Kur’ân’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları, İstanbul, 1998, s. 311-339. Fikret Karaman vd., Dinî Kavramlar Sözlüğü, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara, 2006, s. 188. Râğıb el-İsfehânî, Müfredât, Kur’ân Kavramları Sözlüğü, çev. Yusuf Türker, Pınar Yayınları, İstanbul, 2007. Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, Azim Dağıtım, İstanbul, 1992, cilt: I, II, IV.

[3]Hasan Keskin, age., 19-36. Vecdi Akyüz, age., s. 311-339. Râğıb el-İsfehânî, age.

[4] Hasan Keskin, age., 19-36. Vecdi Akyüz, age., s. 311-339. Râğıb el-İsfehânî, age.

[5] Hasan Keskin, age., 19-36. Vecdi Akyüz, age., s. 311-339. Râğıb el-İsfehânî, age.

[6] Hasan Keskin, age., 19-36. Vecdi Akyüz, age., s. 311-339. Râğıb el-İsfehânî, age.

[7] Örnekleriyle Türkçe Sözlük, MEB, Ankara, 2000, cilt: II, s. 933; Türkçe Sözlük, TDK, Ankara 1986, s. 365, D. Mehmet Doğan, Büyük Türkçe Sözlük, Ankara, 1986. s. 365.

[8] Hasan Keskin, age., 19-36.

[9] Hasan Keskin, age., s. 19-36.

[10] Hasan Keskin, age., s. 19-36. Vecdi Akyüz, age., s. 311-339. Râğıb el-İsfehânî, age. Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, Azim Dağıtım, İstanbul, 1992, cilt: I, II, IV. Mevdûdî, Tefhîmü'l-Kur'ân, İnsan Yayınları, İstanbul, 1986, cilt: II, s. 297; Süleyman Ateş, Yüce Kur’ân'ın Çağ­daş Tefsiri, İstanbul, 1991, cilt: V, s. 54.

[11] Örnekleriyle Türkçe Sözlük MEB, Ankara, 2000, cilt: II, s. 933.

[12] Age.

[13] Age.

[14] Age.

[15] Age.

[16] Age.

[17] Hasan Keskin, age., s. 19-36. H. M. Kemâlî, “İslâm’da İfade Hürriyeti: Fitne Kavramının Tahli­li”, İslâmî Sosyal Bilimler, İstanbul, 1993, sayı: 2, s. 41.

[18] Hasan Keskin, age., s. 19-36.  Vecdi Akyüz, age., s. 311-339. Râğıb el-İsfehânî, age.

[19] Hasan Keskin, age., 19-36. Vecdi Akyüz, age., s. 311-339. Râğıb el-İsfehânî, age.

[20] Hasan Keskin, age., s. 19-36.

[21] Hasan Keskin, age., s. 19-36.

[22] Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, age., cilt: VII, s. 4754.

[23] Hasan Keskin, age., s. 19-36.

[24] Hasan Keskin, age., s. 19-36.

[25] Hasan Keskin, age., s. 19-36.

[26] Hasan Keskin, age., s. 19-36.

[27] Râğıb el-İsfehânî, age. Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, age., cilt: I, II, IV.

[28] Hasan Keskin, age., s. 19-36.

[29] Râğıb el-İsfehânî, age.

[30] Râğıb el-İsfehânî, age. Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, age., cilt: I, II, IV.

[31] Hasan Keskin, age., s. 19-36. Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, age., cilt: I, II, IV.

İSLÂM COĞRAFYASINI KASIP KAVURAN BİR HASTALIK FİTNE-3: İMAN EDENLER İÇİN FİTNE DENKLEMİ

     Prof. Dr. Burhanettin Can  – Umran Dergisi/Mart 2026-379. Sayı “ Her ümmet için bir fitne vardır, benim ümmetimin fitnesi de maldır. ” ...