Prof. Dr. Burhanettin Can – Umran Dergisi/Mart 2026-379. Sayı
“Her ümmet için bir fitne vardır, benim ümmetimin fitnesi de maldır.”[1]
Hz. Muhammed (s.)
Kur’ân-ı Kerim’de fitne kelimesi; Allah, insan ve şeytanla ilgili olarak kullanılmaktadır. Bu durumda fitne kelimesi Allah’a nispet edildiği zaman, lehlerine ya da aleyhlerine olmak üzere, kulların iyi ya da kötü şeylerle denenmeleri, imtihan edilmeleri; beşerden kaynaklandığı zaman, her türlü kötülük, ayartma, manevi çöküntüye uğrama, baskı, dinî-siyasi, sosyal kargaşa; şeytandan kaynaklandığı zaman da saptırma anlamına gelmektedir.
Hiç şüphesiz imtihan, insan iradesinin test edilmesidir. İmtihan insanın, kendisine yol göstermek üzere gönderilen peygamberlerin yoluna uyup uymamasına ilişkin tercihini ortaya koymasıyla ilgilidir. İnsanın özgür iradesi ile yapacağı bir tercih ve bununla alakalı tabi tutulacağı ödül ve ceza sisteminin açığa çıkmasıdır imtihan. Allah, her türlü alternatifi yaratandır. İnsan ise yaratılanlar arasında tercih yapandır (3/Âl-i İmrân, 265; 4/Nisâ, 79; 30/Rûm, 41; 42/Şûra, 30). O sebeple hikmeti farklı olmakla beraber peygamberler dâhil herkes bu sisteme tabidir. Bu çerçevede ilahi kelamın ayetleri incelendiğinde âlemlerin Rabbi Allah, peygamberlerinden insana doğru bir eleme, arındırma sistemi ortaya koymuştur. Fitnenin semantik alanını evrensel küme şeklinde değerlendirirsek fitne evrensel kümesinin alt kümelerini, Kur’ân’a göre fitne sisteminde imtihana tabi tutulan insan unsurlarını, aşağıdaki gibi tasnif edebiliriz:
- İnsanların imtihan edilmesi: Genelde tüm insanların, müminlerin ve kâfirlerin imtihan edilmesi.
- Peygamberlerin imtihan edilmesi: Hz. Musa’nın, Hz. Davud’un ve Hz. Süleyman’ın imtihana tabi tutulması.
- Bazı toplumların imtihan edilmesi: Semûd, Firavun ve Hz. Musa’nın kavimleri ile İsrailoğullarının imtihan edilmesi.
Geçen yazıda, fitne kavramının altı boyutu ile Allah’a nispet edilen fitne kavramını ele alıp incelemiştik. Burada, genelde insan, özelde iman edenlerle ilgili fitne olgusu üzerinde duracağız.
Tüm İnsanların Fitneye Tabi Tutulup İmtihan Edilmesi
Tevhid dinine göre bu dünya-öteki dünya denkleminde bu dünya, ahiretin tarlası olarak vardır; ölüm ve dirim, insanları imtihan etmek için Allah tarafından yaratılmıştır: “O, amel bakımından hanginiz daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O, üstün ve güçlü olandır, çok bağışlayandır.” (67/Mülk, 2). Dolayısıyla bu dünyada insanlar yapıp ettiklerinin karşılığında, ahirette gidip yaşayacağı mekân ya cennet ya da cehennem olacaktır. İşte ilahi denklemde, sünnetullahta, fitne sistemi bir yol ayırımı olup iman edenle etmeyeni, samimi olanla olmayanı, sebat edenle etmeyeni, dürüst olanla olmayanı, zalimle mazlumu, Hak ile Batılı, doğru ile yanlışı, temiz ile kirliyi, hak yolda olanla olmayanı, saf altınla posayı birbirinden ayıran bir kavşak noktasıdır. İnsanların Allah tarafından fitneye tabi tutulması, söz ve fiil arasındaki uyumu, dengeyi ve samimi olup olmamayı ortaya çıkarmak amaçlıdır. Söyledikleri ile yaptıkları arasındaki tezadı ortaya çıkarmak ve bunu insanlara teşhir ederek insanları korumak ilahi bir yasadır: “İnsanlar, (yalnızca) ‘İman ettik!’ diyerek, sınanmadan bırakılıvereceklerini mi sandılar? Ant olsun, onlardan öncekileri sınamadan geçirdik, Allah, gerçekten doğruları da bilmekte ve gerçekten yalancıları da bilmektedir. Yoksa kötülükleri yapanlar, bizi (aşıp) geçeceklerini mi sandılar? Ne kötü hükmediyorlar?” (29/Ankebût, 2-4)
İlahi denkleme göre Allah’ın insanları fitne imtihanına tabi tutmasının bir boyutu, insanlar arasındaki sınıfsal ayırımı ortadan kaldırmaktır. Tüm makamlar, mevkiler, mal-mülk ve çocuk sayısı, iman etme düzleminde bir anlam kazanmaktadır. İman etmedikçe ya da kalbinde hastalık bulundukça, zan ve tahminle yalan söyledikçe, münafıklık yaptıkça, bir insanın maddi zenginliklerinin iman boyutunda bir anlamı ve de Allah indinde iman etmişler düzleminde yeri ve kıymeti yoktur. İnsanlar için en büyük imtihanlardan biri de budur: “Sabah akşam -onun rızasını dileyerek- Rablerine dua edenleri kovma. Onların hesabından senin üzerinde bir şey (yükümlülük), senin hesabından da onlar üzerinde bir şey (yükümlülük) yoktur ki onları kovman gereksin. Yoksa zalimlerden olursun. Böylece: ‘Allah içimizden bunlara mı lütufta bulundu?’ demeleri için onlardan bazısını bazısıyla denedik. Allah, şükredenleri daha iyi bilen değil mi?” (6/En’âm, 52, 53)
İnsanların fitneye tabi tutulmasının bir sebebi de samimi olanla olmayanı, gerçekten iman edenle etmeyeni, kalbinde hastalık bulunanla bulunmayanı ayırt etmek, ortaya çıkarıp teşhir etmek içindir: “Bir sure indirildiğinde onlardan bazısı: ‘Bu, hanginizin imanını arttırdı?’ der. Ancak iman edenlere gelince; onların imanını arttırmıştır ve onlar müjdeleşmektedirler. Kalplerinde hastalık taşıyanların ise, iğrençliklerine iğrençlik ekleyip-arttırmış ve onlar kâfirler olarak ölmüşlerdir. Görmüyorlar mı her yıl bir veya iki kez fitneye tutulduklarını? Yine de tevbe etmiyor, ibret almıyorlar.” (9/Tevbe, 124-126; Ayrıca bk. 27/Neml, 46, 47). Allah dünyevi imkânlarla tüm insanları imtihan etmektedir. Bunlara yüklenen anlam, verilen önem ve kullanma düzleminde müminleri hassas davranmaya davet etmektedir. Bu dünya öteki dünya denkleminde, mal mülk edinme ve onu kullanma, ona bağlanma düzleminde, dünyevileşme-sekülerleşme boyutunda Allah, Hz. Peygamber (s.) üzerinden tüm iman edenleri özel olarak uyarmakta ve dikkatli davranmaya davet etmektedir: “Onlardan bazı gruplara, kendilerini onunla denemek için yararlandırdığımız dünya hayatının süsüne gözünü dikme. Senin Rabbinin rızkı daha hayırlı ve daha süreklidir.” (20/Ta-Hâ, 131).
Hz. Âdem’in yaratılması, İblis’in Allah’a isyan etmesi, Hz. Âdem’le eşinin cennete yerleştirilmesi… İblis’in onları cennetten çıkarabilmek için Allah’ın onlara tayin ettiği hukuk sistemini, bizzat onları tuzağa düşürerek cennetten çıkarması ve İblis’in kıyamete kadar yaşama izni alarak Allah’ın yolundan gidenlere karşı sınırsız ve topyekûn savaş ilan etmesi olgusu, genelde tüm insanların özelde müminlerin asla unutmaması gereken bir durumdur. Nitekim Allah insanoğlunu bu konuda özel olarak uyarmaktadır: “Ey âdemoğulları! Sizi de şeytan bir fitneye düşürmesin, nasıl ki ana ve babanızı, onların çirkin yerlerini göstermek için onların örtülerini çekip atarak kendilerini cennetten çıkardı. Şüphe yok ki, o şeytan ve onun gürûhu sizi, sizin onları göremeyeceğiniz bir taraftan görürler. Muhakkak ki biz şeytanları, iman etmeyen kimseler için dostlar kılmıştık.” (7/A’râf, 27).
Peygamber olsun olmasın, inansın ya da inanmasın tarih boyu herkes, fitne düzlemindeki temel yasaya tabi tutulmuştur ve de tabi tutulacaktır: “Yoksa siz, sizden öncekilerin durumu başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluk ve sıkıntı dokunmuş, öyle sarsılmışlardı ki, nihayet peygamber ve onunla birlikte inananlar: ‘Allah’ın yardımı ne zaman?’ demişlerdi. İyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır.” (2/Bakara, 214; Bk. 3/Âl-i İmrân, 142).
İnsanlar ve Müminler Arasında Fitne Çıkaran İnsan Unsurları
İnsandan kaynaklanan fitne, her türlü kötülük, ayartma, manevi çöküntüye uğratma, baskı, işkence, eziyet, savaş, dinî- siyasi, sosyal kargaşa anlamına gelmektedir. Bu anlam boyutu ile fitneye yol açan insan unsurları, Kur’ân’a göre şunlardır:
- “Kâfirler” (4/101-102; 60/5; 37/161-163; 10/83-92; 7/120-126; 20/131),
- “Yahudilerden küfre sapanlar” (5/41),
- “Münafıklar” (4/91; 33/14; 5/41; 9/38-57; 22/52-53; 29/10-11; 57/13-15),
- “Firavun veya Firavunlaşanlar” (10/83-92; 7/120-126),
- “Kalplerinde hastalık bulunanlar” (3/7-9),
- “Zan ve tahminle yalan söyleyenler” (51/10-14),
- “Ateşe girecek olanlar” (37/161-163).
Kur’ân’a göre bu insanlar, tüm insanlar arasında özelde ise müminler içerisinde, fitne bağlamında, her türlü kötülüğün, manevi çöküntünün, küfrün, şirkin, dalâletin, günahın, her türlü dinî-siyasi, sosyal kargaşanın yaygınlaşmasına ve iman edenlere eziyet, işkence, baskı, şiddet ve zulüm uygulanmasına, gittikçe artırılmasına” çalışırlar. Allah’ın indirdikleri ile hükmedilmesini istemeyip buna şiddetle karşı çıkarlar.
Yukarıdaki insan unsurundan inkâr edenler, özellikle, savaş zamanlarında iman edenleri fitneye uğratmak için sürekli gayret ederler. Onun için Allah, namaz kılma zamanlarında düşmanın fitnesinden sakınmak üzere gerekli tedbirlerin alınması konusunda müminleri uyarmaktadır (4/101-102). Kur’ân’a göre inkâr edenlerin fitnesine, muhlis olan kullar düşmez; ateşe girecek olanlar ise düşer (37/160-163).
Müminler arasında fitne çıkarmak için uğraşan, çalışan ikinci insan unsuru, münafıklardır. Kâfirlerin kâfirlikleri açık olduğu için müminler, onlara karşı daha tedbirlidirler. Ancak münafıklar, görünürde Müslüman ama içten inkârcı oldukları için müminler tarafından bilinmeleri her zaman mümkün olmayabilir. Dolayısıyla münafıklar, fitne ve fesat çıkarmada, fitne ve fesadı yaymada kâfirlerden daha tehlikeli insanlardır. Fitne ve fesat, onlarda karakter hâline gelmiş olup şartlar uygun olduğunda, “balıklama” fitne ve fesadın içine dalarlar (4/91). Savaş veya sıkıntılı zamanlarda müminlere yardım etmez, onları yalnız bırakır, kaçarlar; fırsat buldukları takdirde düşmanla iş birliği yaparak müminler arasında her türlü kargaşanın çıkması için çalışırlar: “Hani, münafık olanlar ve kalplerinde hastalık bulunanlar: ‘Allah ve Resûlü, bize boş bir aldanıştan başka bir şey vadetmedi.’ diyorlardı. Onlardan bir grup da hani şöyle demişti: ‘Ey Yesrib halkı, artık sizin için burada kalacak yer yok, şu hâlde dönün.’ Onlardan bir topluluk da: ‘Gerçekten evlerimiz açıktır.’ diye peygamberden izin istiyordu; oysa onların evleri açık değildi. Onlar yalnızca kaçmak istiyorlardı. Eğer onlara (şehrin her) yanından girilseydi sonra da kendilerinden fitne (karışıklık çıkarmaları) istenmiş olsaydı, hiç şüphesiz buna yanaşır ve bunda pek az (zaman) dışında (kararsız) kalmazlardı. Oysa ant olsun onlar, daha önce ‘arkalarını dönüp-kaçmayacaklarına’ dair Allah’a söz vermişlerdi; Allah’a verilen söz (ahit) ise, (ağır bir) sorumluluktur.” (33/Ahzâb, 12-15). “Allah’a ve ahiret gününe iman edenler, mallarıyla ve canlarıyla cihad etmekten (kaçınmak için) senden izin istemezler. Allah takva sahiplerini bilendir. Senden, yalnızca Allah’a ve ahiret gününe inanmayan, kalpleri kuşkuya kapılıp da kuşkularında kararsızlığa düşenler izin ister. Eğer (savaşa) çıkmak isteselerdi, herhâlde ona bir hazırlık yaparlardı. Ancak Allah, (savaşa) gönderilmelerini çirkin gördü de ayaklarını doladı ve: ‘Onlara siz de oturanlarla birlikte oturun.’ denildi. Sizinle birlikte çıksalardı, size ‘kötülük ve zarardan’ başka bir şey ilave etmez ve aranıza mutlaka fitne sokmak üzere içinizde çaba yürütürlerdi. İçinizde onlara ‘haber taşıyanlar’ vardır. Allah, zulme sapanları bilir. Ant olsun, daha önce onlar fitne aramışlardı. Ve sana karşı birtakım işler çevirmişlerdi. Sonunda onlar, istemedikleri hâlde hak geldi ve Allah’ın emri ortaya çıkıp-üstünlük sağladı. Onlardan bir kısmı: Bana izin ver ve beni fitneye katma.’ der. Haberin olsun, onlar fitnenin ta içine düşmüşlerdir. Hiç şüphesiz cehennem, o küfre sapanları mutlaka çepeçevre kuşatıcıdır. Sana iyilik dokunursa, bu onları fenalaştırır, sana bir musibet isabet edince ise: ‘Biz önceden tedbirimizi almıştık.’ derler ve sevinç içinde dönüp giderler.” (9/Tevbe, 44-50).
Münafıklar, Müslümanlar arasında yalana kulak tutarak, yalan haberleri yaygınlaştırarak, Müslümanlar içinden haber, bilgi toplayıp düşmanlara aktararak ve kelimelerin anlam alanlarını çarpıtarak, bağlamlarından kopararak, iman edenler içerisinde fitne ve fesat çıkarırlar. Yukarıda ismi geçenler içerisinde fitne çıkaracakları veya çıkarmak isteyecekleri pek tahmin edilemeyen iki insan unsuru daha vardır. Bunlar kalplerinde hastalık bulunanlar, zan ve tahminle yalan söyleyenler. Her iki insan unsurunun fitne çıkarmaya eğilimli oldukları, çok dikkatli bir gözlemin sonucunda belli olabilir, ortaya çıkabilir.
Müminler içerisinde fitne fesat çıkaran, kalbinde hastalık bulunan insan unsurları, genellikle Kur’ân’ın muhkem ve müteşabih ayetleri üzerinde olmadık yorumlar yaparak fitne çıkarıp Müslümanların kafasını, zihnini ve aklını karıştırıp saptırmak isterler. Allah, kalplerinde hastalık bulunan insan unsurunun, Kur’ân ayetlerinin anlam alanlarını çarpıtmaya çalışarak fitne çıkarmak için uğraştıklarını ve de uğraşacaklarını tüm iman edenlere açıklayarak dikkatli olmalarını istemektedir: “Sana kitabı indiren odur. Ondan, kitabın anası olan bir kısım ayetler muhkemdir; diğerleri de benzeşen/müteşabihlerdir. Kalplerinde bir kayma olanlar, fitne (ve karışıklık) çıkarmak ve onun olmadık yorumlarını yapmak için ondan müteşabih olanına uyarlar. Oysa onun yorumunu Allah’tan başkası bilmez. İlimde derinleşenler ise: ‘Biz ona inandık, onun tümü Rabbimizin katındandır.’ derler. Temiz akıl sahiplerinden başkası öğüt alıp-düşünmez.” (3/Âl-i İmrân, 7).
Günümüz Türkiye’sinin en ciddi sıkıntılarından biri de budur. Bu insan unsuru, tarihte kalmış tüm ihtilaflı konuları bugüne taşıyarak, bunları kötü bir dil kullanıp küfür sistemi ile aramızdaki tezadın önüne geçirerek, toplum içerisinde yeni fay hatları inşa etmekte, fitne ve fesadın yayılmasına katkıda bulunmaktadırlar. Bu noktada Hz. Peygamber’in yaptığı uyarı son derece önemlidir: “Ahir zamanda, dinle dünyayı talep eden insanlar zuhur edecek. Bunlar, insanlara iyi görünüp, onları aldatmak için öyle bir yumuşaklığa bürünürler ki koyun postu yanlarında kaba kalır. Dilleri de baldan daha tatlıdır. Ancak kalpleri kurtlarınkinden vahşidir. Cenab-ı Hakk bunlar için şöyle diyecektir: “Beni aldatmaya mı çalışıyorsunuz, yoksa bana karşı cürete mi yelteniyorsunuz? Zat-ı Akdesime yemin olsun, bunlar üzerine, kendilerinden çıkacak öyle bir fitne göndereceğim ki, içlerinde halim olanlar bile şaşkına dönecekler.” (Tirmizî, “Zühd”, 60, 2406, 2407).
Âl-i İmrân Suresi’nin 7. ayetinde kalbinde hastalık bulunanların fitnesine karşı tavır alacak, karşı duracak ve de fitnesinden etkilenmeyecek iki insan unsuru ilimde derinleşenler ve de temiz akıl sahipleridir. Bu ayetler zincirinde dikkat çeken nokta, kalplerinde maraz taşıyanların durumuna düşmemek için yapılması gereken bir duanın yer almasıdır: “Rabbimiz, bizi hidayete eriştirdikten sonra kalplerimizi kaydırma ve yanından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz, bağışı en çok olan sensin sen” (3/Âl-i İmrân, 8).
Fitne hastalığına yakalanan ve de ilk başta tehlikesi çok görülemeyen ikinci insan unsuru zan ve tahminle yalan söyleyenlerdir. Fitne ve fesat ateşini en çok körükleyen ve yaygınlaştıran insan unsurlarından biri de bunlardır: “Kahrolsun, o zan ve tahminle yalan söyleyenler. Ki onlar, bilgisizliğin kuşatması içinde habersizdirler. ‘Hesap ve ceza (din) günü ne zaman?’ diye sorarlar. O gün onlar, ateşin üstünde tutulup-eritilecekler. Tadın fitnenizi. Bu, sizin pek acele isteyip durduğunuz şeydir.” (51/Zâriyât, 10-14).
Bu insan unsuru da kalplerinde hastalık bulunan insan unsuru gibi hemen görülüp farkına varılabilen bir insan unsuru olamayabilir. Bu insan unsuru muhtemelen kalbi marazlı insan unsuruna nazaran daha tehlikeli ve daha geniş bir kesime/kümeye aittir. Özellikle ilim dünyasında yanlış varsayımlar üzerinden teori üretenler bu topluluğu aittir. İlim insanı kisvesi altında gerçekleri çarpıtıp görmezlikten gelerek, görülmemesini istediklerini göstermeyerek ilim yaptığını sananlar ve söyleyenler, zan ve tahminle yalan söyleyen insan unsurlarıdır. “İnsanın maymundan geldiği” (Darwinizm), “insan cinsiyetsiz olarak vardır” (Quirizm), “evrenin tesadüfen var olduğu”, “tek bir parçacıktan olduğu” ile ilgili yanlış varsayım ve yalanlar üzerine inşa edilmiş teorilerdir. Darwinizm insanı maymunlaştırırken, quirizim insanı cinsiyetsizleştirmektedir.
Kur’ân’a göre önem taşıyan temel nokta, bütün bu üretimleri “Yahudilerden küfür içinde çaba harcayanların” yapmasıdır. İstanbul Sözleşmesi düzleminde yapılan tüm yasal düzenlemelerde bu rahatlıkla görülebilir. Bu sözleşme, quir teorisine hukuksal boyut kazandırma operasyonuydu. Asıl tehlike kalbinde hastalık bulunan ve ağızları ile inandık diyen insan unsurunun bu teorileri ilmî gerçek sanarak savunmaları ve de yaygınlaştırmalarıdır. Bilgi sahibi olmadıkları her konuda konuşan, hüküm yürüten, kulaktan dolma bilgileri hakikatmiş gibi alıp süsleyip aktaran, yayan böylece kafa karışıklığına yol açan felaket tellalları bu guruba dâhildir. Avrupa uyum yasaları kapsamında bizim kültür ve medeniyet kodlarımızla uyuşmayan birçok kavram hem hukuk sistemine hem de eğitim sistemine yerleştirildi. Ne yazık ki temel kavramlarımız, kültür ve medeniyet kodlarımız tahrip edilmiş ve toplum tam bir fitne ortamına çekilmiştir: “Ey Peygamber, kalpleri inanmadığı hâlde ağızlarıyla ‘inandık’ diyenlerle Yahudilerden küfür içinde çaba harcayanlar seni üzmesin. Onlar, yalana kulak tutanlar, sana gelmeyen diğer topluluk adına kulak tutanlardır (haber toplayanlar). Onlar, kelimeleri yerlerine konulduktan sonra saptırırlar, ‘Size bu verilirse onu alın, o verilmezse ondan kaçının.’ derler. Allah, kimin fitneye düşmesini isterse, artık onun için sen Allah’tan hiçbir şeye malik olamazsın. İşte onlar, Allah’ın kalplerini arıtmak istemedikleridir.” (5/Mâide, 41).
Müminlerin Fitne ile İmtihan Edilmesi
İblis’in isyanı ve kıyamete kadar yaşama izni alması ile birlikte başlayan sürecin, müminler için özel bir anlamı vardır ve de olmalıdır. Çünkü İblis insanoğluna topyekûn ve sınırsız bir savaş açacağına yemin etmiştir. İblis ve şeytanlar, iman edenler dâhil olmak üzere tüm insanların kalplerine fitne, fesat ve vesvese vermek için seferberlik ilan etmişlerdir. Bu bağlamda müminlerle ilgili fitnenin değişik boyutları vardır: Cihad boyutu, mal ve makam elde etme boyutu
Cihad ve savaş ortamlarında iman edenlerin bir kısmında meydana gelen kararsızlık, bir fitne ve deneme olarak Kur’ân’da yer almaktadır: “Gerçek şu ki, mümin erkeklerle mümin kadınlara fitne uygulayanlar sonra da tevbe etmeyenler (yok mu); işte onlar için cehennem azabı vardır ve yakıcı azap onlar içindir.” (85/Burûc, 10) “Sonra muhakkak ki, fitneye uğratıldıklarından sonra hicret edenleri, sonra da cihadda bulunanları ve sabredenleri Rabbin (mükâfatlandıracaktır). Şüphe yok ki, senin Rabbin onun ardından da elbette yarlığayıcıdır, çok esirgeyicidir.” (16/Nahl, 110). Burada hicret etmekte kararsız kalanların durumuna özel bir vurgu yapılmaktadır. Hicret ettikleri takdirde önceden hicret edenlerin durumunda olacakları, ona göre muamele görecekleri açık bir şekilde belirtilmektedir.
Burada dikkat edilmesi gereken, iman edip hicret edenlerle iman edip hicret etmeyenler diye iki farklı iman eden insan unsurunun varlığına dikkat çekilmesidir. Bu durum Enfâl Suresi 72-75 ayetlerinde ‘veli’ anahtar kavramı düzleminde hususen değerlendirilmektedir. İman edip hicret edenlerle iman edip hicret etmeyenler birbirlerinin velisi değildir. Buna karşılık kâfirler topluluğu birbirlerinin velisidir. Bu ayetlere göre dünyadaki fitne ve fesadın etkin olmasının sebebi, müminlerin parçalanmasıdır: “Gerçek şu ki, iman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler ile (hicret edenleri) barındıranlar ve yardım edenler, işte birbirlerinin velisi olanlar bunlardır. İman edip hicret etmeyenler, onlar hicret edinceye kadar, sizin onlara hiçbir şeyle velayetiniz yoktur. Ama din konusunda sizden yardım isterlerse, yardım üzerinizde bir yükümlülüktür. Ancak, sizlerle onlar arasında anlaşma bulunan bir topluluğun aleyhinde değil. Allah, yapmakta olduklarınızı görendir. Küfredenler birbirlerinin velileridir. Eğer siz bunu yapmazsanız (birbirinize yardım etmez ve dost olmazsanız) yeryüzünde bir fitne ve büyük bir bozgunculuk (fesat) olur.” (8/Enfâl, 72-73).
Müminlerden bu tezadı ortadan kaldırıp mücadelenin temel yasalarına uyanlar, gerçek müminlerdir: “İman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda cihad edenler ile (hicret edenleri) barındıranlar ve yardım edenler, işte gerçek müminler bunlardır. Onlar için bir bağışlanma ve üstün bir rızık vardır. Bundan sonra iman edip hicret edenler ve sizinle birlikte cihad edenler, işte onlar da sizdendir. …” (8/Enfâl, 74-75). Müminler için mal, kadın, erkek çocuk ve makam tutkusunun bir fitne konusu olması, insanın heva yapısının doğal bir sonucudur. Genelde insanlar özelde müminler için ciddi zaaflardan biridir: “Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu şehvet insanlara ‘süslü ve çekici’ kılındı. Bunlar, dünya hayatının metaıdır. Asıl varılacak güzel yer Allah katındakidir.” (3/ Âl-i İmrân, 14).
Bu sebeple Hz. Peygamber ümmetini/iman edenleri hem mal ve hem de kadın tutkusu konusunda özel olarak ve de ciddi bir şekilde uyarmaktadır: “Her ümmet için bir fitne vardır, benim ümmetimin fitnesi de maldır.” (Tirmizî, “Zühd”, 26, 2337). “Dünya tatlı ve hoştur. Allah sizi ona varis kılacak ve nasıl hareket edeceğinize bakacaktır. Öyleyse dünyadan sakının, kadından da sakının! Zira Benî İsrail’in ilk fitnesi kadın yüzünden çıkmıştır.” (Müslim, “Zikr”, 99, 2742; Tirmizî, “Fiten”, 26, 2192; İbn Mâce, “Fiten”, 19, 4000).
Kâfirler, münafıklar, müşrikler, fasıklar, Siyonistler ve kalbinde hastalık bulunanlar, zan ve tahminle yalan söyleyenler, Allah’ın ahkâmıyla hükmedilmesini istemezler. Allah’ın insanlığa vazettiği hayat tarzının hayata uygulanmasını engellemek için her türlü fitne, fesadı çıkarır; hile, aldatma entrikaya başvururlar (5/Mâide, 49).
Müminlere herhangi bir “iyilik dokunursa, bu onları fenalaştırır, bir musibet isabet edince ise sevinirler” (9/50). Her türlü kötülüğün Müslümanlara dokunmasını, acılar içerisinde kıvranmalarını, sürekli ıstırap içerisinde yaşamalarını canı gönülden isterler (57/14). Böylelikle müminler üzerinde devamlı bir psikolojik baskı kurulmasını arzu ederler. Ancak, zorda kaldıkları zamanda da Müslümanlarla birlikte olduklarını söyleyerek onlardan yardım isterler. Gerçekte tüm bu yapıp ettikleri ile kendi kendilerini fitneye düşürmüş olup bedellerini öte âlemde ödeyeceklerinin farkında olmayan şuursuzlardır (57/14). Bu sebeple bu coğrafyada İblis ve onun yolundan giden şeytanların, İslâm dünyasındaki fay hatlarını (#) harekete geçirebilmek için her türlü fitne ve fesadı icra etmek için seferber olacakları asla unutulmamalıdır:
- Kavmiyetçilik fay hatları: Arap # Türk # Fars # Kürt # Dürzi
- Mezhepçilik fay hatları: Sünni # Şii # Selefi # Alevi
- Dinî fay hatları: İslâm # Hıristiyanlık # Yahudilik
- Laiklik-sekülerlik # din fay hattı
- Zengin # fakir fay hattı
- Sistem-devlet # millet fay hattı
- Yöneten # yönetilen fay hattı
- Devletler # yönetimler arası fay hattı.
Müminlerin ise bu gerçekleri gerektiği gibi görüp gereğini yapmaları olmazsa olmazdır.
Sonuç: Fitne ve Fesattan Korunmak için Dua
Fitne konusuna, Kur’ân ve hadislerin çokça yer vermesi insandaki fıtrat ve heva cephesi şeklindeki birbirine taban tabana zıt iki ana yapının bulunmasındandır. Yaşanan şartlar, bu iki zıt yapıdan hangisini daha çok besler ise insanın düşünce, tutum ve davranışları ona bağlı olarak şekillenmektedir ve de şekillenecektir. Bu bağlamda fıtrat yapımızı besleyip kuvvetlendirmesi noktasında duanın özel bir önemi ve de ağırlığı vardır. Hz. Peygamber’in fitne belası ile ilgili duaları müminler için önemli bir rehber özelliği taşımaktadır: “Allah’ım! Aczden, tembellikten, korkaklıktan, düşkünlük derecesine varan ihtiyarlıktan, cimrilikten sana sığınırım. Keza, kabir azabından sana sığınırım. Hayat ve ölüm fitnesinden sana sığınırım.” (Buhârî, “Da’avât”, 38, 40, 42, “Cihad”, 25; Müslim, “Zikr”, 52, 2706; Tirmizî, “Da’avât”, 71, 3480, 3481; Ebû Dâvud, “Salât”, 367, 1540, 1541; “Hurûf”, 1, 3972; Nesâî, “İstiâze”, 6, 8, 257, 258). “Allah’ın kerim olan rızası için, eksiksiz, mükemmel kelimetullah hakkı için -ki hiç kimse muttaki olsun, facir olsun onu aşıp daha güzelini söyleyemez- (bela olarak) semadan inen, semaya yükselen (ve ceza gerektiren) şerlerden, yeryüzünde yarattığı şerden, yerin altından çıkan şerden, gece ve gündüz fitnelerinden, gece ve gündüz gelen musibetlerden Allah’a sığınırım. Ey Rahman, hayır getiren hadiseler hâriç.” (Muvatta, “Şi’r”, 10, 2, 950, 951).
Ve:
Ya Rabbi! Başkalarının hatalarını görmekten kendi hatalarını göremeyen, başkalarının haksızlıklarını görüp de kendi haksızlıklarını göremeyen, başkalarının fitnesini, zulmünü görüp de kendi yaptığı fitne ve zulmü göremeyen insanlardan, toplumlardan, cemaatlerden, hareketlerden, milletlerden bizi koru!
Ya Rabbi! İslâm ümmetini, mutedil, şahit, hayırlı ve tebliğci bir ümmet kıl, insanlığı tahrip edecek bir işgal girişimine karşı dimdik ayakta duranlardan eyle! Ya Rabbi! Bizi, Allah’ın ipine sımsıkı sarılmış, yalnızca Allah’tan korkarak, yalnızca Allah’a teslim olmuş ve yalnızca Allah’ın rızasını kazanmak isteyen bir ümmet eyle!
Ya Rabbi! Bu ümmete şuur ver; basiret ve feraset sahibi kıl! Ya Rabbi! Bizi nefsimizin, heva ve hevesimizin kölesi yapma! Ya Rabbi! Bizi bağy hastalığı ile imtihan etme! Ya Rabbi! Bizi her türlü fitne ve fesattan koru! Ya Rabbi! Bizi sırât-ı müstakîmden ayırma, dimdik ayakta duranlardan eyle!
[1] Tirmizî, “Zühd”, 26, (2337).
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder