Prof. Dr. Burhanettin Can – Umran Dergisi/Şubat 2026-378. Sayı
“Her ümmet için bir fitne vardır, benim ümmetimin fitnesi de maldır.”
Hz. Muhammed (s.)[1]
İslâm coğrafyasında vuku bulan tüm hadiseler, iç ve dış dinamiklerin arakesitinde vuku bulmaktadır. Tüm sorumluluğu ve suçu dış güçlere yükleyip kendimizi temize çıkarma, gerçekçi bir yaklaşım olmadığı gibi iman etmenin yüklediği görev ve sorumlulukla da bağdaşmamaktadır. “Siz, insanlara iyiliği emrediyorken, kendinizi mi unutuyorsunuz? Oysa siz kitabı okumaktasınız. Yine de akıllanmayacak mısınız?” (2/Bakara, 44) ayeti kapsamında İslâm coğrafyasındaki iç dinamiklerin bu büyük kaos ortamında çok büyük payının bulunduğunu göz önüne almamız gerekmektedir. Ümmetin hâlihazırdaki durumunu, çok önemli anahtar kavram niteliğindeki fitne kapsamında değerlendirmekteyiz.
Geçen sayıdaki yazıda fitnenin semantik alanı incelendi.[2] Burada çok anlamlı ve çok önemli anahtar kavram konumundaki fitnenin muhataba göre kazandığı anlamları ve Allah’ın imtihan etmesi boyutunu ele alacağız. Ancak fitne odak kavramı kapsamında Allah’ın sınamasındaki ana amacın çok iyi anlaşılabilmesi için dinin anlam sahasını ana hatları ile özetlemekte fayda vardır.
Dinin Anlam Alanı, Tevhid Dini Ve Şirk Dini/Seküler Din
Din, İslâmî terminolojide merkezî kavramlardan birisidir. Din kelimesi, dil yönünden incelendiğinde; baş eğmek, itaat etmek, hakkını almak, ödünç almak, borç etmek, borç vermek, adet edinmek, baş eğdirmek, zorlamak, hesaba çekmek, idare etmek, ceza veya mükâfat vermek ve hizmet etmek gibi anlamları bulunmaktadır.[3] Kur’ân-ı Kerim’de dinin bütün bu anlamları birbiri ile bağlantılı kullanılmakta ve altı boyutlu bir yapı tanımlanmaktadır:
- Yüce egemenlik sahibinden gelen üstünlük ve galibiyet: Allah.
- Yüksek hâkim otoriteden gelen değerler sistemi: Tevhidî değer sistemi.
- Yüksek hâkim otoriteden gelen değerler sistemi çerçevesinde fıtrat üzerine inşa edilen fikrî ve amelî nizam.
- Yüksek egemenlik sahibinin verdiklerine karşı kendini borçlu hissedip boyun eğmek, ona itaat etmek, tapınmak, hizmetkârlık yapmak.
- Yüksek otorite sahibinden gelen değerler sistemini benimseyip, hayata aktaran insan topluluğu: Millet/ümmet.
- Yüksek otorite tarafından vazedilen nizama uymaya ve ihlâsla bağlanmaya karşılık bu yüksek otoritenin verdiği mükâfat veya karşı gelmek sebebiyle isyan etmeye verdiği ceza: Cennet, cehennem.
Kur’ân-ı Kerim’de din kelimesinin bu anlam boyutları ayrı ayrı kullanıldığı gibi altısı bir arada bulunacak şekilde de kullanılmaktadır (9/Tevbe, 29, 33; 40/Mü’min, 26; 3/Âl-i İmrân, 19,85; 8/Enfâl, 39; 110/Nasr, 1-3). Mevdudi, Kur’ân’da din kavramına yüklenen anlamın, yukarıdaki anlamları ihtiva edecek şekilde bir bütün oluşturduğunu ifade etmektedir.[4] Hz. Peygamber Tevbe Suresi’nin 31. ayetini; “Onlar, Allah’ı bırakıp hahamlarını ve rahiplerini, bir de Meryem oğlu Mesih’i rabler edindiler. Oysa hepsi ancak bir ilaha ibadet etmekle emrolunmuşlardı ki, ondan başka hiçbir ilah yoktur. O onların ortak koştukları her şeyden münezzehtir.” okuyup aşağıdaki şekilde yorumlarken, din kelimesindeki altı boyutlu anlamın nasıl bir bütünlük taşıdığının da güzel bir örneğini vermiştir: “Aslında onlar, bunlara (ruhbanlarına) tapınmadılar, ancak bunlar (Allah’ın haram ettiği bir şeyi) kendileri için helâl kılınca hemen helâl addediverdiler, (Allah’ın helâl kıldığı bir şeyi de) kendilerine haram edince hemen haram addediverdiler.”[5]
Din kelimesinin birinci anlamında yüksek otorite, üstün güç, insan yapısını bilen ve ona göre nasıl yaşaması gerektiğine ilişkin bilgileri (dinin 2 ve 3. anlamı) bildiren, yol gösterici bir güç olmalıdır. Kendisine sunulan bu ikrama karşı insan, bu yüksek otoriteye karşı kendisini borçlu hissetmeli, ona gereken saygıyı göstermeli, ona itaat ve ibadet etmelidir (dinin 4. anlamı). Kendisine sunulan reçeteye bağlı olarak yaşayıp hem bireysel hem de toplumsal temelde barışı ve düzeni sağlayacak bir toplum kurulmalıdır (5. anlam). Kendisine verilen reçeteye uyduğunda ödüllendirilmeli, aksi durumda da cezalandırılmalıdır (6. anlam).
Altı boyutlu yapıyı göz önüne aldığımızda tevhid dininin birinci boyutu: En yüce, yüksek mutlak hâkim otorite, Allah’tır. Allah, Kur’ân-ı Kerim’de esmâ-ı hüsnâ şeklinde ifade edilen isimlerle kendini tanıtmaktadır. Rablik ve ilahlık vasfı konumuzla bağlantılı en önemli iki noktadır.[6] Bu ikisi ile birlikte Allah, en yüksek otorite olarak mutlak hâkim, mutlak kanun koyucu, hüküm koyucu, mutlak yol gösterici, mutlak terbiye edici, mutlak huzur ve sükûn verici ve tek sığınılacak merci hâline gelmektedir. Allah bu iki vasfını, hiçbir varlıkla paylaşmamaktadır (21/Enbiyâ, 22; 25/Furkân, 43; 9/Tevbe, 31; 2/Bakara, 172). Bunun aksi durum şirk olup seküler bir dine vücut verir.
Tevhid dininin ikinci ve üçüncü boyutu: En üst otorite olarak Allah, Hz. Âdem ile eşini ve onların zürriyetini başıboş bırakmamış, bunalım dönemlerinde onlara resûller, nebiler vasıtasıyla değerler sistemi göndererek yol göstermiş, yaşanacak bir sistem vazetmiştir (5/ Mâide, 44-51).
Tevhid dininin dördüncü boyutu: Allah, bahşettiklerine karşılık insanın kendisini Allah’a karşı borçlu hissedip ona itaat etmesi, yalnız ona tapınması ve yalnız ona kulluk yapması ve yalnız ondan korkmasıdır (1/Fâtiha, 1-7; 16/Nahl, 36; 36/Yâ-Sîn, 60, 61; 9/Tevbe, 31; 21/Enbiyâ, 92, 93).
Tevhid dininin beşinci boyutu: Tevhid dinine göre, yüce egemenlik sahibi yüksek otorite olan Allah’tan gelen değerler sistemini benimseyip yaşama aktaran insan topluluğu, kabul etmeyenlerden ayrı bir millet/ümmettir (3/Âl-i İmrân, 64, 110; 10/Yûnus, 104-106).
Tevhid dininin altıncı boyutu, ödül ve ceza sistemidir. Ödül ve cezanın bir kısmı, bu dünya, bir kısmı ise öteki dünya ile ilgilidir. Öteki dünyada gerçekleşecek hesap gününün, din günü şeklinde anılması, bundan dolayıdır.
Kur’ân’da tevhid dini, bu altı boyutu ile tanımlanmaktadır. Bunlardan herhangi birinin inkârı, reddi, önemsiz kılınması dini, tevhid dini olmaktan çıkarmakta, şirk dini/seküler din hâline dönüştürmektedir. Dini, sadece Allah ile kul arasında namaz, oruç, hac, zekât, dua ve zikir boyutlu tanımlayıp onu, ferdin kalbine, vicdanına, evine ya da mabedine hapsetmek büyük bir yanılgıdır. Dinin, bireysel hayattan toplumsal hayata, ekonomik hayattan ceza hukukuna kadar günlük hayatın her sahasını tanzim etmesine karşı çıkmak, tevhid dinini parçalayıp yeni bir din inşa etmek demektir. Doğrusu böylesi bir din, seküler din olup Kur’ân’a göre şirk dinidir.
Fitne Kavramının Altı Boyutu
Fitne kelimesinin semantik alanı, geçen sayıda çok ayrıntılı bir şekilde analiz edildi.[7] Burada hatırlatma bağlamında fitnenin anlam alanı özetlenecektir. Fitne: halisini sahtesinden ayırmak için altını potaya atıp eritmek, bir şeyi arıtmak, madeni ateşte eritmek, bir şeyi ateşte eritmek, yanmak, yakmaktır. Bir kimseye dininden ve görüşünden dönmesi için işkence etmek, bir şeyi denemek, sınayarak öğrenmek, sınamak için güç, zor ve sıkıntılı işlere maruz bırakmak, bir kimseyi sıkıntıya uğratmak, birini ayartmak, baştan çıkarmak, kandırmak, saptırmaktır. Kişiyi üzerinde olduğu durumdan uzaklaştırmak, bir şeyi ortadan kaldırmak, kişiyi hedefinden uzaklaştırmak, düşünce ve inançlarından vazgeçirmektir. Dalâlete düşmek, bir şeyden çok hoşlanmak; bir şeye aşırı düşkün ve tutkun olmaktır. Âşık olmak, birini büyülemek, birinin aklını başından almak, gönlünü çalmak, aklını çelmek, insanı ne yapacağını bilemeyecek derecede şaşkına çevirmek, döndürmektir. Deneme ve tecrübe etme, imtihan, bela, kötülük yönünden ayartma, mihnet, azap, iğvâ, kışkırtma, azdırma, baştan çıkarma, zulüm, baskı, ayrılık, nifak, karışıklık, kargaşa, iç savaş, kanlı çarpışma, ihtilaf, çekişme, birbirine düşme, kardeş kavgasıdır. Deneme, sınama; baskı, işkence; sapma, saptırma ve ayartma; fesat, kargaşa, karışıklık çıkarma; bela ve musibet; azap; deliliktir.[8]
Kur’ân’da fitne kelimesi Allah, insan ve şeytanla alakalı kullanıldığından fitnenin çok geniş anlam kümesi, kullanıldığı varlıkla ilgili genel anlam kümesinin bir alt anlam kümesi hâline dönüşmekte, anlam sahası kısıtlanmaktadır. Bu durumda fitne kelimesi; Allah’a nispet edildiği zaman lehlerine ya da aleyhlerine olmak üzere, kulların iyi ya da kötü şeylerle denenmeleri; insanla ilgili olduğunda, her türlü kötülük, ayartma, manevi çöküntüye uğrama, baskı, dinî-siyasi, sosyal kargaşa ve şeytanla alakalı olduğunda saptırma anlamına gelmektedir.[9]
Fitne kelimesinin ıstılahi anlamı, Allah’ın, insanın, şeytanın var olduğu, değişik imtihan alan/konularının ve ödül ve ceza sisteminin yer aldığı altı boyutlu bir uzay inşa etmektedir. Bu uzayın her boyutu birbiriyle bağlantılı olarak insanın/insanların arınması, saflarının berraklaşması, inananla inanmayanın, samimi olanla olmayanın, sebat edenle etmeyenin, ihlaslı olanla olmayanın, zalimle mazlumun, kalbinde hastalık bulunanla bulunmayanın, dünyevileşenle dünyevileşmeyenin, muttaki olanla olmayanın birbirinden ayrıştırılması için şeytanın da katalizör olarak kullanıldığı bir ortamda insanın, Allah tarafından imtihana tâbi tutulmasıdır. İmtihan eden, deneyen, sınayan Allah; denemeye tabi tutulan insan, insanın denemeye tabi tutulduğu alanlar/konular ve katalizör olarak kullanılan şeytandır. Fitne kavramı, bu çerçevede, altı boyutlu bir uzayda ele alınıp değerlendirilirse, gerçek anlamına ve ağırlığına kavuşabilir.
Dinin Altı Boyutu ile Fitne Kavramının Altı Boyutu Arasındaki İlişki
Tevhid dinine göre bu dünya Allah’tan gelen değerler sistemine göre düzenlenir ve insanlar ona göre yaşarlar. Bu dünyada tevhidi değerler sistemine göre takınılan tavır, inşa edilen hayat ve yapılan her şey hesap gününde değerlendirmeye tâbi tutulur. O sebeple tevhidi değer sistemine göre bu dünya ahiretin tarlasıdır. Bu dünyada yapılanlara göre insanlar öte dünyada ya cennetle ya da cehennemle ödüllendirileceklerdir. İşte fitne olgusu, dinin altıncı boyutunu meydana getiren ödül ve ceza sistemine göre herkese layık olduğu muamelenin yapılabilmesi, ödüllendirilmesi veya cezalandırılması için bir arındırma, ayrıştırma sistemidir.
Fitnenin altı boyutlu bir uzay olduğunu göz önüne aldığımızda fitne sistemini şöyle formüle edebiliriz: İmtihan eden Allah’tır; imtihan edilen insandır. İmtihan konuları/araçları nimetler ve külfetlerdir. İmtihanda saptırıcı, kafa karıştırıcı unsurlar, İblis’in yolundan giden cin ve insan şeytanlarıdır. İmtihan sonucu, ödül ve cezadır. Fitnenin son bulması ise tüm dünyanın İslâmlaştırılmasıdır. (2/Bakara, 193, 8/Enfâl, 39).
Fitne Kavramının Allah Boyutu: Allah’ın İmtihan Etmesi
İnsanın yaratılışında, “Allah’ın Âdem’e secde edin!” emrine İblis’in itaat etmemesi ile başlayan bir süreçte İblis, Hz. Âdem’e ve onun izinden giden herkese savaş açmıştır. Bunun ilk sonucu, Hz. Âdem’le eşinin İblis’in fitnesine/vesvesesine kapılarak cennette Allah tarafından kendilerine tanınan hukuka riayet etmemelerinden dolayı cezalandırılıp yeryüzüne gönderilmeleri olmuştur. Allah, Kur’ân’ın değişik ayetlerinde Hz. Âdem’den meydana gelecek nesilleri başıboş bırakmayıp onlara yol gösterici rehberler, nebiler ve resûller göndereceğini vaat etmiştir.
Gönderilen elçilere tâbi olanların ödüllendirileceği, tâbi olmayanların da cezalandırılacağını ifade etmiştir. Rehberler ve onlarla gönderilen değerler sistemine tâbi olup olmama imtihanın odak noktasıdır. Bu imtihan insanlığın tekâmülü içindir. Genelde imtihan, kabiliyeti ölçmek için yapılan yoklama, kişinin manevi direnme gücünü ortaya koyan zor durum anlamına geldiğine göre Allah’a nispet edilen fitne kelimesi, ödül ve ceza için bir arındırma, ayrıştırma mekanizmasıdır. Kur’ân’da da en çok bu anlamda kullanılmaktadır.[10]
İnsanlığın, değişik fitnelerle sürekli ve karmaşık bir denemeye tâbi tutularak, tekâmüle doğru yol alması istenmektedir. Ayrık otlarının, zehirli unsurların, hastalıklı yapıların arındırılarak, ayrıştırılarak insanlığın tekâmül etmesi, olgunlaştırılması, daha sağlıklı ve sıhhatli bir yapıya kavuşturulması ve bu imtihan karşısında takındığı tutum ve tavra göre ödüllendirilmesi için fitne, bir sistem olarak ortaya konmuştur. Bu imtihan, bazen nimetle bazen de külfetle gerçekleştirilmektedir. İnsanın nimet ya da külfet, zahmet, sıkıntı karşısındaki düşünce, tutum ve tavrı değerlendirilmektedir.
Allah, her şeyi bir kanuniyete göre yaratmıştır. Sünnetullah diye isimlendirilen bu ilahi yasa, değişmezdir (17/İsrâ, 77; 33/Ahzâb, 38; 48/Fetih, 23). Kâinattaki her şey ve her canlı bu yasaya tâbidir. Fitne, bu genel sistem içerisinde, sünnetullaha tâbi insanların arındırılması, ayrıştırılması ve bu arındırma ve ayrıştırmanın sonucuna göre ödüllendirilmesi ile ilgili özel bir alt sistem, özel bir alt yasa olarak var kılınmıştır: “Her nefis ölümü tadıcıdır. Biz sizi, şerle de hayırla da deneyerek imtihan etmekteyiz ve siz bize döndürüleceksiniz.” (21/Enbiyâ, 35).
İmtihan bir ayrıştırma olduğuna göre imtihanın şartları da ona göre olmaktadır/olacaktır: “Andolsun, biz sizi bir parça korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele.” (2/Bakara, 155). Ayet, insan için özel anlam ve ağırlığı olan sevdikleri ile ilgili bir imtihanın varlığına dikkat çekmektedir. İnsanın tâbi tutulduğu imtihan mal, mülk, makam, rızk, evlat, eş, dost, akraba, kavim, sağlık, ölüm, hastalık, musibet, yokluk, düşman tasallutu gibi hem nimet hem de külfet şeklinde ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla fitne kelimesinin insanla ilgili boyutunda insanın tâbi tutulduğu/tutulacağı alan ya da konular göz önüne alınması gerekmektedir.
Allah’ın Melekler Topluluğunu İmtihanı
İnsanın yaratılışı, Kur’ân’ın değişik surelerinde farklı derinliklerde fakat her seferinde değişik bir açılım getirilerek anlatılmaktadır (2/Bakara, 29-39; 7/A’râf, 10-27; 20/Tâ-Hâ, 115-129; 59/Zümer, 16; 15/Hicr, 27- 43; 17/İsrâ, 61-65). Bu ayetlerde dikkat çeken önemli bir nokta, insanın yaratılışı ile ilgili meleklerin serzenişte bulunarak insanın olumsuz yönünü dile getirmeleridir. İlahi planı bilemedikleri için takındıkları bu tavrın yanlışlığı, bir imtihan ile kendilerine gösterilmiştir. Allah, Hz. Âdem’i varlık/eşya hakkında bilgilendirip, melekleri bilgilendirmemiştir. Sonra eşya, melekler topluluğuna gösterilerek ne oldukları sorulmuş; melekler, yöneltilen soruya cevap veremezken Hz. Âdem, soruyu cevaplandırmıştır. Melekler tarafından zaafları öne çıkarılarak değerlendirilen Hz. Âdem, sınavın sonunda üstün konuma gelmiştir (2/Bakara, 31-33). Bu üstünlüğün bir nişanesi olarak, saygı anlamında, meleklerin Âdem’e secde etmesi Allah tarafından emredilmiştir. Bu da melekler topluluğu için bir imtihandı ve İblis hariç, melekler topluluğunun tümü emri yerine getirmiştir (2/Bakara, 34; 7/ A’râf, 11; 20/Tâ-Hâ, 116; 15/Hicr, 29-31).
O ana kadar davranış bakımından melek özelliği gösteren topluluk, yapı olarak melek ve cinlerden meydana gelmişti. Topluluk, secde edip etmemeye bağlı olarak davranışları farklılaşıp birbirlerinden ayrışmışlardır. Fiziksel yapı (donanım) bakımından melek olanlar, Allah’ın emrine itaat edip, secde etmişler; fiziksel yapı olarak ateşten yaratılan cinlerden İblis, emre itaatsizlik ederek secde etmemiştir.
Bu şekilde bir ayrışma, insanoğlunun kaderinde önemli bir dönüm noktası olup, insan için en tehlikeli bir düşmanı, fitne kaynağını ortaya çıkarmıştır. İblis, kendisinin ateşten, Âdem’in topraktan yaratılmasını referans alarak ateşten yaratılanların, topraktan yaratılanlara göre daha üstün bir sınıfı oluşturduklarını ileri sürerek ilk ayırımı (kavmiyetçilik) yapmış ve secde etmeyi reddetmiştir. (2/Bakara, 34; 7/A’râf, 12-13; 15/Hicr, 31-33).
O sebeple etnik ve sınıfsal ayırım fitnesi, şeytani düşüncenin ürünüdür. İblis, insanlık âlemine, ırkçılık ve sınıf fitnesini sokmuştur. Faşizm, kapitalizm ve komünizm, ırkçılık ve sınıf fitnesinin bir sonucudur. O sebeple kaos teorisi, etnik ve mezhepsel bir zemine oturtulmuştur. Bugün içine düştüğümüz fitneden en az zararla çıkabilmenin bir yolu, kavmiyetçilikten vazgeçmek, bu hastalığa yakalananları tedavi etmek olmalıdır.
İblis’in Hz. Âdem’e bu tavrı gösterdiği an, aynı zamanda olumsuz değer sisteminin (fitne sistemi) ortaya çıkmasının başlangıcı olmuştur. İblis’in isyanından sonra bir tarafta Hz. Âdem ve eşi, diğer tarafta İblis vardır. İki ayrı varlık, birbirine karşıt iki ayrı safta konumlanmıştır. İblis, artık Hz. Âdem ile eşinin ve tüm insanlığın apaçık bir düşmanıdır (20 Tâ-Hâ, 117).
İlk İnsan Hz. Âdem’le Eşinin İmtihanında İblis Faktörü ve Cennetten Çıkarılma
Hz. Âdem ve eşi cennete yerleştiklerinde hayatlarını tanzim edebilecekleri gerekli tüm değerler kendilerine bildirilmiştir. Yasak ve serbestlik alanları ortaya konmuş ve iki kişilik bir toplumun hayatına ilişkin tüm düzenlemeler yapılmış ve cennette kalabilmeleri için gerekli hukuki sistem belirlenmiş ve kendilerine çok açık bir şekilde bizzat Allah tarafından bildirilmiştir. Kendilerine cennetin diledikleri yerinde, diledikleri miktarda yeme, içme hakkı verilmiş; ancak mahiyetini bilmedikleri bir tek ağaca yaklaşmamaları, onun meyvesinden yememeleri kendilerinden istenmiştir. Cennette kalmaları, barınma, yeme-içme ihtiyaçlarının karşılanması ve güvenlikte kalmaları, bu yasağa uymalarına bağlı kılınmıştır (2/Bakara, 35; 20/Tâ-Hâ, 118-119). Ayrıca Allah Hz. Âdem’e, İblis’in düşmanları olduğunu bildirmiş, ona dikkat etmeleri gerektiğine de hususen dikkat çekmiştir: “‘Ey Âdem, bu gerçekten sana da eşine de düşmandır; sakın sizi cennetten sürüp çıkarmasın, sonra mutsuz olursun.’ Şüphesiz ki, senin acıkmaman ve çıplak kalmaman cennette kalmana bağlıdır.”, “Ve gerçekten sen burada susamayacaksın ve güneş altında yanmayacaksın da.” (20/Tâ-Hâ, 117-119; 7/A’râf, 22)
Ayetlerden Hz. Âdem’le eşinin, İblis kendilerine yaklaşıp vesvese verinceye kadar, yasak ağacın meyvesine karşı bir arzu, bir eğilim duymadıkları, ona ihtiyaç hissetmedikleri anlaşılmaktadır. Ancak İblis’in kendilerine yaklaşıp yaptığı telkinlerin sonunda bir arzu, eğilim ve ihtiyaç duygusu ortaya çıkmıştır (2/Bakara, 36).
Ayetlerden, yasak ağacın mahiyetini İblis’in bildiği ve fakat Hz. Âdem ile eşinin bilmediği anlaşılmaktadır. İblis, Hz. Âdem’le eşine bu noktadan hareketle tuzağını kurmuş ve yasak ağacın mahiyetini, tam zıt istikamette anlamlandırarak ve de çok daha üst vaatlerde bulunarak onlara sunmuştur: “Şeytan, kendilerinden ‘örtülüp gizlenen çirkin yerlerini’ açığa çıkarmak için onlara vesvese verdi ve dedi ki: ‘Rabbinizin size bu ağacı yasaklaması, yalnızca, sizin iki melek olmamanız veya ebedi yaşayanlardan kılınmamanız içindir.’”, “Ve: ‘Gerçekten ben size öğüt verenlerdenim’ diye yemin de etti.” (7/A’râf, 20, 21; Bk. 20/Tâ-Hâ, 120-121)
Allah’ın açık ikazına rağmen, bir tek yasak ağaca tamah edilip İblis’in gerçekleşmesi mümkün olmayan vaatlerine uyulmuştur. İblis’in söylediklerinin doğru olup olmadığı noktasında tefekkür edilmemiş, Allah tarafından açık bir şekilde düşmanları olduğu kendilerine bildirilen İblis’in amacı, niyeti, hedefi ve söylediklerinin mahiyeti sorgulanmamıştır. Allah’ın daha önce kendilerine verdiği bilgiler, hiç göz önüne alınmamıştır. ‘Ölümsüzlüğün’, ‘iki melek olmanın’ ve ‘yok olmayacak mülke sahip olmanın’ dayanılmaz cazibesi, vaat edilenlerin gerçekleşebilir olup olmadığının düşünülmesini ve kurulan tuzağın görülmesini engellemiştir. Stratejik akıl devre dışı bırakılmıştır. Hz. Âdem ile eşinin Allah’ın emirlerine uymamalarının bedeli, çıplak kalmaları ve Cennetten çıkarılıp yeryüzüne gönderilmeleri olmuştur (7/A’râf, 22-25).
Fitne Denkleminde İblis’in İnsanlığa Sınırsız ve Topyekûn Savaş İlanı
İblis, Allah’ın melekler topluluğuna Âdem’e “secde edin” emrine karşı çıkarak isyan etmiştir. Bunun sonucunda Allah tarafından lanetlenmiş ve kovulmuştur. Ancak İblis, secde etmeme olayından sonra Allah’tan “insanların dirileceği güne kadar yaşama” mühleti istemiş ve istediği kendisine verilmiştir (7/A’râf, 14-15; 17/İsrâ, 61-63; 15/Hicr, 36-38). İblis’e istediği izin verilince, yaptığı yemin ile tüm insanlığa sınırsız ve topyekûn bir savaş ilanında bulunmuştur: “Dedi ki: ‘Madem öyle, beni azdırdığından dolayı onları (insanları) saptırmak için mutlaka senin dosdoğru yolunda (pusu kurup) oturacağım.”, “Sonra da muhakkak onların önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından kendilerine sokulacağım. Onların çoğunu şükredici bulmayacaksın.” (7/A’râf, 16, 17; 15/Hicr 39; 38/Sâd, 79-84)
İblis’in insanlığa meydan okumasına ve savaş ilanına karşı Allah, İblis’in açtığı sınırsız ve topyekûn savaşın (hibrit savaş modeli) bileşenlerini açıklayarak insanlara hem yol göstermiş hem de onları İblis’e karşı uyarmıştır: “Demişti ki: ‘Git, onlardan kim sana uyarsa, şüphesiz sizin cezanız cehennemdir; eksiksiz bir ceza.’” (17/İsrâ, 63). “(Allah): ‘Onlardan güç yetirdiklerini sesinle sarsıntıya uğrat, atlıların ve yayalarınla onların üstüne yaygarayı kopar, mallarda ve çocuklarda onlara ortak ol ve onlara çeşitli vaatlerde bulun.’ Şeytan, onlara aldatmadan başka bir şey vadetmez.’” (17/İsrâ, 64).
İblis yaptığı bu büyük yeminle; “insanları saptıracağını”, “fıtratı bozmayı emredeceğini” (4/Nisâ, 118-119), “yeryüzünde onlara günahları süsleyeceğini”, “ihlaslı kullar müstesna olmak üzere hepsini azdıracağını” (15/Hicr, 28-43; 38/Sâd, 70-85), “insanları, ayartıp, yoldan çıkarıp saptıracağını” (3/Âl-i İmrân, 155; 4/Nisâ, 60; 6/En’âm, 71), insanların kalbine vesvese vereceğini (114/Nâs, 5; 7/A’râf, 200, 201; 8/Enfâl, 11), “insanları kuruntuya düşüreceğini (4/Nisâ, 119-120; 7/A’râf, 20-21; 17/İsrâ, 63-64), “kötülükleri güzel göstereceğini” (6/En’âm, 43; 8/Enfâl, 48; 16/Nahl, 63; 27/Neml, 24; 29/Ankebût, 38; 47/Muhammed, 25), “İnsanları aldatmak için yaldızlı laflar söyleyeceğini” (6/En’âm, 112-113), “aşırı vaadde bulunacağını” (4/Nisâ, 120; 14/İbrahim, 22; 17 İsrâ, 64), “her türlü kötülüğü emredeceğini” (2/Bakara, 169; 4/Nisâ, 14, 118-119; 6/En’âm, 128; 7/A’râf, 200; 24/Nûr, 21; 38/Sâd, 82-83), “edepsizliği emredeceğini” (24/Nûr, 21), “çıplaklığı teşvik edeceğini” (7/A’râf, 27), “Allah ile kandırmak isteyeceğini” (35/Fâtır, 5, 6), “resûllerin yapıp ettiklerine-söylediklerine fitne sokmak isteyeceğini” (22/Hacc, 52, 53), genelde insanları, özelde müminleri “fakirlikle korkutacağını” (2/Bakara, 268; 7/A’râf, 200-201; 41/Fussilet, 96; 23/Mü’minûn, 97-98), “hayırlı olan işleri unutturacağını (12/Yûsuf, 42; 18/Kehf, 63), “müminlerin arasına kin ve düşmanlık sokmak isteyeceğini” (5/Mâide, 91; 12/Yûsuf, 100; 17/İsrâ, 53; 58/Necm, 10, 19), “kendi dostlarını Müslümanlara karşı kışkırtıp, tahrik edeceğini” (6/En’âm, 121; 3/Âl-i İmrân, 175) çok açık bir şekilde beyan etmektedir.
Sonuç: İblis’in İnşa Ettiği Fitne Ortamlarına Karşı Dikkatli Olmak
Kur’ân-ı Kerim’de İblis’in tüm bu beyanlarına yer verilmesi, Allah’ın bize tehlikenin ana kaynağını göstermesi ve ona göre davranmamızı istemesindendir. Her türlü fitne ortamından en az zararla çıkmanın yolu, Kur’ân ve Sünnet’in tanımladığı, tasvir ettiği şuurlu mümini ortaya çıkarabilmektir.
Yol boyu İblis faktörünü ve İblis’in insanlığa açtığı sınırsız ve topyekûn savaş olgusunu unutmamak gerekmektedir. İblis, kurduğu ve de kuracağı tuzaklarla insanın kötülük cephesinin kapılarını açarak tamahkârlık, aç gözlülük, doyumsuzluk, şükürsüzlük ve ölümsüzlük fitnesini harekete geçirmek isteyecektir. İnsanlığın kaderinde mal, makam ve evlat fitnesi, İblis ve İblis’in yolunda gidenlerin tarih boyu harekete geçirmek için gözettiği alanlar olmuştur ve de olacaktır (8/Enfâl, 26-29; 5/Mâide, 48; 6/En’âm, 165; 3/Âl-i İmrân, 186; 16/Nahl, 92; 27/Neml 40; 76/İnsan, 2; 64/Teğâbun, 14-18). Ayrıca ölümü unutturarak, ölümsüzlük fitnesini harekete geçirip insanın, ahireti ve hesap gününü unutması için çalışmış ve de çalışacaktır.
O sebeple İblis’in inşa etmeye çalıştığı fitne ortamlarından çıkmanın bir yolu, nefsimize hoş gelenlerin ilahi rızaya ve emirlere uygun olup olmadığının sorgulanmasıdır. Bu yapılırken unutulmaması gereken kaçınılmaz gerçek, ölüm ve hesap günü olmalıdır. Bu dünyada yapacağımız her şeyin hesabının verileceği şuuru bizi, fitneye hizmet etmekten alıkoyacak en önemli etkenlerden biridir.
O sebeple İblis’in inşa etmeye çalıştığı fitne ortamlarından çıkmanın bir yolu da öncelikle İblis’in insanlığa açtığı sınırsız ve topyekûn bir savaşın varlığının asla unutulmaması, yol boyu göz önünde bulundurulmasıdır. Bu sebeple itici, bölücü, parçalayıcı değil affedici ve kuşatıcı olunmalıdır. İtidal elden bırakılmamalıdır.
O sebeple İblis’in inşa etmeye çalıştığı fitne ortamlarından çıkmanın diğer bir yolu, mahiyetine tam vâkıf olamadığımız bilgileri gerçek kabul edip ardına düşmemek ve yaygınlaştırmamaktır. Fitne (kaos) ortamında medyada, sosyal medyada/dijital ortamlarda servis edilen bilgilerin kahir ekseriyetinin, belli bir amaca hizmet etmek üzere, istihbarat örgütleri tarafından servis edildiği göz önüne alınmalıdır.
Henüz vakit varken Allah’ın Resulü’nün aşağıdaki uyarısına bu açıdan bakılmalı ve gereği yapılmalıdır: “İlerde gerçeği duymayan sağır, hakkı söylemeyen dilsiz ve gerçeği görmeyen kör fitneler olacaktır. Kim fitneye yönelirse, o da ona yönelecektir. Dilin ona yönelmesi kılıç etkisi yapacaktır.”[11]
[1] Tirmizî, Zühd 26, (2337).
[2] Burhanettin Can, “İslâm Dünyasını Kasıp Kavuran Bir Hastalık: Fitne-1: Fitre Kavramının Semantik Analizi”, Umran, 2026, sayı: 377, s. 12-19.
[3] Mevdudi, Kur’ân’ın Dört Temel Terimi, Pınar Yayınları, İstanbul, 2023, s. 113-124. Nakip Attas, İslâm ve Laisizm, Pınar Yayınları, İstanbul, 2002, s. 69-99. Yaşar Nuri Öztürk, Kur’ân’ın Temel Kavramları, Yeni Boyut, İstanbul, 199, s. 86-92.
[4] Mevdudi, age., s. 113-124.
[5] Tirmizî, Tefsir, Berâe, (3094).
[6] Mevdudi, age., s. 113-124. Nakip Attas, age., s. 69-99.
[7] Burhanettin Can, agy.
[8] Hüseyin Keskin, Kur’ân’da Fitne Kavramı, Rağbet Yayınları, İstanbul, 2003, s. 19-36. Vecdi Akyüz, Kur’ân’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları, İstanbul, 1998, s. 311-339. Râğıb El-İsfehânî, Müfredât, Kur’ân Kavramları Sözlüğü, çev. Yusuf Türker, Pınar Yayınları, İstanbul, 2007.
[9] Hüseyin Keskin, age., s. 19-36. Vecdi Akyüz, age., s. 311-339.
[10] Hüseyin Keskin, age.
[11] Rudai, Büyük Hadis Külliyatı, İz Yayıncılık, İstanbul, 2014, c: 3, s. 431, hadis no: 9788.