1 Ekim 2026 Perşembe

İHTİLAFIN SOSYOLOJİK SEBEPLERİ

Burhanettin Can  – Umran Dergisi/Ekim 2026-386. Sayı

Bünyemize yaratılıştan yerleştirilen ihtilaf etme eğilimi, hangi durumlarda bizi iyiye, güzele, doğruya, gerçeğe, hakka, kardeşliğe yönlendirir, hangi durumlarda da bizi kötüye, çirkine, yanlışa, batıla, kargaşaya düşmanlığa doğru yol almamıza sebep olur? İnsanların ve toplumların ihtilafa düşmelerinin farklı sebepleri vardır. Bunlar psikolojik, sosyolojik, ahlaki, siyasi ve stratejik-taktik olmak üzere beş ana grupta sınıflandırılabilir.[1] Bu metinde ihtilafın sosyolojik sebeplerinin bir kısmı ele alınıp analiz edilecektir. İhtilafın sosyolojik sebeplerinin daha iyi anlaşılabilmesi için kimlik olgusunun ele alınıp değerlendirilmesinde fayda vardır.

Kimlik Nedir? Nasıl Oluşur?

İnsanın kim ve kimlerden olduğu, nereden gelip nereye gittiğine dair sorgulaması[2] kimlik arayışında veya kimliğin değerlendirilmesinde esas hükmündedir. Burada yalnızca “kim olduğu” ve “kimlere ait olduğu” sorgulanmıyor, “nereden gelinip nereye gidildiği de” sorgulanıyor.  Hayatın başlangıcı ve sonucuna ilişkin bir sorgulama doktriner (akidevi) bir arayıştır. Hayat, kâinat, insan ve bunların başlangıç ve sonuçlarına ilişkin sistemli bir düşünce ortaya koymak demek, bir doktrin ihdas etmek, bir değerler sistemi oluşturmak demektir. Değer sistemi, hayatın başlangıcı, sonucu ve ölüm ötesini kuşatacak bir donanıma sahipse evrensellik iddiasında bulunabilir. Değer sistemleri, çözüm üretebildikleri ve üretilen çözümleri, bireyleri mutlu ve tatmin edebildiği sürece hayatta kalabilir. Evrensellik iddiasındaki değer sistemlerinde değerler, birincil ve ikincil olmak üzere iki ana kategori oluşturmaktadır.

Birincil değerler; zaman ve mekândan bağımsız, kalıcı, değişmeyen, o değer sistemi için olmazsa olmazlardır. İkincil değerler, birincilerle uyumlu ve fakat zaman ve mekâna bağımlıdır. Birinciler değişmeden kalırken, ikinciler değişik coğrafyada, farklı şartlarda, farklı zaman dilimlerinde çeşitli şekiller alabilir. Hatta uygulamadan kalkabilir de. Aynı şartlar meydana geldiğinde yeniden uygulanabilir. Elbette bir değer sistemi, farklı değer sistemleri ile etkileşerek yeni ikincil değerler kazanabilir. Fakat birincil değerlerde değişim, o düşünce ya da değerler sisteminin kendini inkârıdır; inşa ettiği kültür ve medeniyetin (umran) yıkımıdır.

Değerler sistemi, kim olduğumuzu ve kimlerden olduğumuzu, nereden gelip, nereye gittiğimizi cevaplandırır. Bu, ferdin dünya görüşünü oluşturur. Soruların cevapları, tek bir ferdin malı olmaktan çıkıp, fertlerin müşterek doğruları olduğu zaman topluluk fertlerin toplamı -yığın-, olmaktan kurtulup toplum olmaya hak kazanır. Fertler arasında ortak değerler arttıkça bütünleşme sağlanır, kader birliği oluşur, hayat, ortak paydalar etrafında şekillenir ve yeni bir hayat tarzı ortaya çıkar.

Gelenek, görenek, örf ve âdetler, töreler, yazılı olan ve olmayan hukuk, ekonomi, eğitim, ahlak, özetle her şey ana değerler sistemine göre oluşur ve gelişir. Bütün bunlarla örtüşen bir kültür ve medeniyet (umran) meydana gelir. Her kültür ve medeniyet, dayandığı değer sistemine bağlı olarak hayatı yorumlar ve tanzim eder. Bu gücünden dolayı saygındır, özgündür. Ancak zaman ve mekâna bağlı olarak, özü aynı kalmak kaydıyla değişime uğrayabilir. Ana doğrular (birincil değerler) etrafında değişebilirlik (ikincil değerlerde değişim) bir umranın gücünü gösterir. Bağlılarına heyecan, güç katar. Her umran, bazı ortak paydaları olsa bile bir başka umran ile aynı olamaz. Bazı ortak değerleri paylaşabilirler, bütünü ile aynı olmaları mümkün değildir.

İnsanın bir değer sistemine ya da bir umrana tâbi olması ile başlayan değişimi, kendisinin başkaları ile aynileşmesine ya da farklılaşmasına yol açar. Bu, insanın kendini yeniden tanımlaması ve konumlandırması; “ben ve ötekinin” oluşmasıdır. Arapların şu atasözü, kimlik oluşum sürecinin güzel bir özetidir: “Kardeşime karşı ben, yeğenime karşı kardeşim ve ben; yabancıya karşı yeğenimiz, kardeşim ve ben”. Burada akrabalık tabanlı bir tanımlama, konumlandırma ve tasnif yapılmaktadır. Ben, benim dışımdakilerden farklıyım. Fertler arasındaki etkileşimin yönüne ve şiddetine bağlı olarak “ben ve ötekiler” ya da “biz ve ötekiler” meydana gelir.

Kimlik, konumlanma, aidiyetin ve tasnifin ortak paydalara göre yapılışıdır. Bir özdeşleşmedir. Kazanılan müşterek özelliklerin bütünleşmesi, güven duygusunun oluşumudur. “Farklı” oluştur, “farklılık” şuurdur. Kendinden beklenen rollerin istenerek yapılmasıdır. Değerlerin, kuralların ve onların yaptırım gücünün belirli ve sürekli oluşudur. Değerlere, kurallara, daha genel ifade ile umrana kesin ve emin bir inançla bağlanıştır. Karşılıklı etkileşimin ortak bir senteze ulaşabilmesidir. Kutsalları ortak bir zeminde saygın bir şekilde severek, isteyerek gönül huzuru içinde tutabilmedir. Dolayısıyla kimlik rızaya dayalı bir birlikteliktir.

Kimlik fertler arası bir olgu olup, toplumsal boyutludur. Önemli olan ferdin/fertlerin kendisini/kendilerini nasıl algıladığı, değerlendirdiği, konumlandırdığı ve kimlerle özdeş kıldığıdır. Karşıdakine/karşıdakilere göre kendine nasıl bir konum biçtiğidir. Burada önemli olan başkalarının onu nasıl görüp konumlandırdığı değil; kendisinin kendisini nasıl görüp konumlandırdığı, kim ya da kimlerle kader birliği yaptığıdır.

Bir kimlikte taraflar (ben/biz, öteki/ötekiler), ortak payda ya da ortak özellikler (temel değerler, tarih, coğrafya, dil, kan bağı) ve taraflar arasındaki etkileşim (dost, müttefik, düşman-rakip) olmak üzere üç ana unsur söz konusudur. Topluma ayrı bir kimlik kazandıran en temel unsur, müşterek paydalar/özelliklerdir: Bunlar değer sistemi, kültür ve medeniyet kodları, tarih, coğrafya, dil, kan ya da soy bağı, vatandaşlık bağı özel sözleşmedir. Toplumları farklı kılan, onlara ruh ve şekil veren kimlikleridir. Seçilen ortak payda dinî kimlik, millî kimlik, etnik kimlik gibi kimliği niteler

Bunlar arasında en etkin olanı hiç şüphesiz değer sistemidir. Değer sistemi bir taraftan bizim kendi aramızdaki hukuku, iç hukuku belirlerken diğer taraftan bizimle başkaları arasındaki ilişkiyi de hukuku da dış hukuk belirler. Değer sisteminin değişmesi hem iç hem de dış hukukun değişmesine yol açar. Ortak paydalar artıp sağlamlaştıkça kimliğe bağlılık ve onu savunma, koruma duygusu da artar.

Kimlik ortak paydalar etrafında rızaya dayanan bir birliktelik olduğuna göre ortak paydaların zayıflaması-azalması kimlikte ayrışmaya ve krize yol açacaktır. Fertlerin ortak değerlere karşı şüphe duyması kimlik için en ciddi tehlikedir. Kimlikte temel nokta, ferdin kendisini bir topluluğa ait hissetmesidir. Başkalarının onu bir konuma zorla yerleştirmesi değil; kendisinin, kalbî bir tatmin ile kendisini nasıl gördüğüdür esas olan. Buna biz kimliğin mutmainlik ilkesi diyebiliriz. Mutmain olma duygusu, aidiyeti kuvvetlendirirken, kişiye de yüksek bir enerji kazandırır. Kişinin/kişilerin kendi/kendileri kendisi/kendileri ile konuşmasına mâni olur.

Kimlik oluşumunda mutmainlik Kur’ân’ın üzerinde yoğun bir şekilde durduğu bir konudur. Vahyi bilginin mutmainlik ilkesine verdiği önemi, bütün peygamberlerin kimlik oluşturma mücadelesinde görebilmekteyiz. Hz. İbrahim’in âlemlerin Rabbi Allah’a karşı, “ölüleri nasıl dirilttiğinin kendisine gösterilmesini” istemesini bu açıdan değerlendirmek gerekmektedir (2/Bakara, 260). Hz. İbrahim’in babasına ve kavmine karşı verdiği mücadelede nirengi noktası, hedef kitlede bir kimlik krizi oluşturarak onların cahiliye düşüncesinden Allah’ın dinine gelmelerini sağlamaktır (6/En’âm, 74-79). Bu sebeple Hz. İbrahim kavminin düşünce sistemini ve değer sistemini, akıl ve beş duyuyu kullanarak yargılar, onları tefekkür etmeye davet eder (19/Meryem, 42; 26/Şu’arâ, 72-73; 29/Ankebût, 17; 37/Saffat, 91, 92, 95; 21/ Enbiyâ, 58-67).

Sonsuz bilgi sahibi olan Cenab-ı Alîm, peygamberler üzerinden tüm iman edenlere mesaj verip onları kimliklerinden şüpheye düşmemesi konusunda uyarmaktadır. “Sakın kuşkuya kapılanlardan olmayın, kitabı terk etmeyin.” mesajının amacı budur (2/Bakara, 147; 3/Âl-i İmrân, 60; 6/En'âm, 114; 10/Yûnus, 94-95; 49/Hucurât, 15; 42/Şûrâ, 13-14; 25/Furkân, 27-30).

Kimlik krizinin zorla, baskıyla, şiddetle ya da korku ile tedavi edilmesi mümkün değildir. Bunun yolu, ortak değerlere olan güvenin neden dolayı yıkıldığının teşhis edilmesi, sebeplerin ortadan kaldırılarak fertlerin ikna edilmesi, kalp ve gönüllerinin fethedilmesidir (42/Şûr’a, 13-15).

İhtilafın Sosyolojik Sebepleri

Genel olarak sosyoloji “toplumsal bir olayın hâl ve geçmişteki oluşum süreçlerini inceleyerek, geleceği biçimlendiren, müdahale etme imkânlarını da araştıran ve uygulayan bir bilim dalı” şeklinde tanımlanır.[3] Sosyolojide üç ana boyut vardır: Teorik boyut, ön görülen, tasavvur edilen toplum ile var olan toplum arasındaki ilişki; pratik boyut, toplumun geçmişteki hâli, şimdiki hâli toplumsal değişimin istikameti/gelecekteki muhtemel hâli; eylem boyutu, değişim ihtiyacı varsa ne yapılmalıdır? Var olan toplumsal yapıdan arzulanan toplumsal yapıya geçmek için ne yapılmalıdır?

Sosyoloji, toplumsal bir olayın, geçmişini ve bugününü inceleyerek (pratik boyut), toplumun geleceğinin nasıl bir seyir izleyeceğini ön görür (teorik boyut). Arzu edilen toplumsal yapı ile var olan toplumsal yapı arasındaki ilişkiyi göz önüne alarak, toplumun geleceğini biçimlendirebilmek için gerekli müdahale etme imkânlarını ortaya koyar (eylem boyutu).

Toplumsal değişim, toplumun yapısını meydana getiren toplumsal ilişkiler ağının ve bunları belirleyen toplumsal kurumların değişmesi olarak tanımlanabilir. Toplumsal ilişkiler ağı ve bunları belirleyen toplumsal kurumların değişimi, toplumu meydana getiren, kader birliği ettiren, dayanışma içerisine sokan, sosyokültürel, sosyoekonomik yapının değişmesinin bir sonucudur. O sebeple toplumsal değişme, sosyokültürel değişimin bir sonucudur.

Sosyokültürel değişim, bazı değişkenlerde meydana gelen değişimlerin bir sonucudur. Bunlar; dinî anlayış ve kurumlardaki, gelenek ve göreneklerdeki, aile ve akrabalık ilişkilerindeki, çocuğa bakış ve çocuk yetiştirmedeki, kişiliklerdeki, cinsel davranış, tutum ve değerlerindeki, eğitim kurumlarındaki, dildeki, toplumsal rol ve statülerdeki, sanat anlayışındaki, kitle iletişim sistemlerindeki, ekonomik varlıklarındaki, üretim ilişkilerindeki, nüfus artış hızındaki ve teknolojideki değişmelerdir.[4]

Genelde değişim, hususen de toplumsal değişim, şartlara, etmenlere/faktörlere bağlı olarak meydana gelmektedir. Değişmenin şartları değişmeyi mümkün kılan, buna müsaade eden uygun durumlar iken değişmenin faktörleri, değişmeyi sağlayan, harekete geçiren sebeplerdir. Sosyokültürel değişmeyi gerekli kılan uygun şartlar özetle şunlardır:  İnsanlar için yeni ihtiyaçların ortaya çıkması, mevcut ihtiyaçların değişen şartlara bağlı olarak daha iyi karşılanabilmesi için ferdi şiddetli istek ve etkinlikler; bilgi ve teknolojideki değişme ve yayılma hızı, bilgi ve teknolojideki değişimlerin toplumsal değerleri etkilemesi ve bunun gerekliliğine ilişkin bir inancın ortaya çıkması, toplumsal ve kültürel yapının karmaşıklık derecesi, bütün bunların karşılıklı şekilde birbirini etkilemesi.[5]

Toplumsal değişmenin faktörleri ise şunlardır: Coğrafi (iklim değişiklikleri, toprak erozyonu, su baskınları, depremler, doğal kaynakların tükenmesi, ormanların tahribi, madenler, enerji kaynakları vb.), demografik (nüfus artışı, azalışı vb.), din, felsefe, ideoloji, liderler, sivil ve askeri bürokrasi, buluşlar ve keşifler, teknoloji, çatışmalar.[6]

Toplumsal değişmelerin biri içsel diğeri de dışsal olmak üzere iki boyutu vardır. Bununla bağlantılı olarak da serbest toplumsal değişmeler ve zorlayıcı değişmeler olmak üzere toplumsal değişim tipleri sınıflandırılabilmektedir. Toplumsal değişme, hangi tür değişme olursa olsun yukarıda ifade edilen değişmenin şartları ile etmenlerinin karşılıklı etkileşiminin bir sonucudur. Bu durumun doğal sonucu sosyolojik düzlemde ihtilafların ortaya çıkmasıdır.

Araştırmalara göre ihtilafın sosyolojik sebepleri; taklit etme yaklaşımı, cehalet, kurulu düzeni koruma, başarısızlık, asabiyet, sorumsuzluk (sorumluluk ihmali), kültür çatışmasıdır.[7] Şimdi ana hatlarıyla bunlar üzerinde duralım.

Taklit Etme Yaklaşımı        

Taklidin birden fazla sözlük anlamı vardır. Benzemeye veya benzetmeye çalışma, benzetme, benzerini yapma, aslının benzeri olarak yapılmış şey, bir şeyin sahtesini yapma, bir şeyin sahtesi, başka birinin fikir ve görüşlerine tahkiksiz uyma, onun gibi hareket etme, eğlenmek veya eğlendirmek maksadıyla başkalarının söz ve davranışlarını tekrarlama. Taklit etmek; benzemeye çalışmak ve taklidini yapmak.[8]

Müfessirlerden Kurtubî taklidin özünü “deve yuları” üzerinden çok anlamlı bir şekilde ortaya koymaktadır: “Taklid devenin boynuna takılan yulardan türetilmiştir. Yuları başkasının eline verilen bir varlık gibi onun peşinden giden, onun yaptığı şeyleri düşünmeden yapan kimseye mukallit denir.”[9]

İhtilafa yol açan taklit olgusunun özünde, cehalet ile düşünmeme ve idrak etmeme baskın iki ana özelliktir. Bu sebeple İslâm âlimleri, taklit kavramını, “delilsiz olarak bir görüşü kabul etmek” şeklinde tanımlamışlardır. Bütün peygamberlere karşı mevcut sistemi savunanların ihtilaf edip karşı çıkmalarının temel sebeplerinden biri taklit etme hastalığıdır. Tarih boyu taklit etme hastalığı bağnazlığı, insanların akıllarını gerektiği gibi gerçekçi bir şekilde kullanmalarına mani olmuştur. Mekkeli müşrikler, kabile geleneklerini, yaşam tarzlarını, örfleri ve âdetlerini öne çekerek Hz. Peygamber’e karşı çıkmışlardır. Dolayısıyla Hz. Peygamber ile Mekkeli müşrikler arasındaki ihtilafın sebeplerinden biri taklit etme hastalığından kaynaklanmıştır. İlk vahiyle beraber Mekke toplumunda Hz. Peygamber’in söylediklerine karşı toplumsal bir ihtilaf başlamış ve bu durum hem Mekke hem de Medine döneminde hep var olmuştur. Hem Mekki (21/53; 26/74; 31/21) hem de Medeni (2/170; 5/104) ayetlerde bu durumu sıkça görebilmekteyiz: “Hani babasına ve kavmine demişti ki: ‘Sizin, karşılarında bel büküp eğilmekte olduğunuz bu temsili heykeller nedir?’” (21/İbrahim, 52).  “‘Biz atalarımızı bunlara tapıyor bulduk.’ dediler.” (21/İbrahim, 53). “Ne zaman onlara: ‘Allah’ın indirdiklerine uyun!’ denilse, onlar: ‘Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye (geleneğe) uyarız.’ derler. (Peki) Ya atalarının aklı bir şeye ermez ve doğru yolu da bulmamış idiyseler?” (2/Bakara, 170).

Hz. İbrahim’e ve Hz. Musa’nın getirdiği tevhit esaslarına karşı toplumları, var olan inanç sistemini taklit ederek karşı çıkmışlar, ihtilaf etmişlerdir (21/İbrahim, 52, 53; 10/Yûnus, 78). İnsanlık tarihi boyunca gönderilen bütün peygamberlerle ihtilafa düşmenin temel sebeplerinden biri, var olan sistemin taklit edilerek fıtrat yasaları ile olan tezatlarının ortaya çıkmasına mâni olunması olgusudur (5/Mâide, 104). Bu sebeple gerçeklerin ne olduğunun aranmasına mâni bir olgu olarak taklit, zaman ve mekândan bağımsız şekilde tarih boyu hep var olmuştur ve de var olacaktır. Her dönem Hakkı savunanların karşısına çıkan çok temel bir yaklaşım tarzıdır taklit. Mevcut sistemden çıkarı bulunanlar Hakk’ın getirdiği ilkeler, kendilerinin menfaattarına zarar vereceğinden dolayı taklit etme olgusunu öne çekerek Hakk’a karşı ihtilaf etmişler ve daha sonra da ihtilafı tefrikaya ve çatışmaya çevirmişlerdir.

Reşit Rıza’ya göre İslâm dünyasındaki mukallitlik, gerçeklerin aranıp ortaya çıkmasında ciddi bir engel olup mezhepler arasında ciddi ihtilafların ortaya çıkmasına yol açmıştır.[10] Taklit, dinin, Kur’ân’ın ve sünnetin doğru anlaşılması noktasında Müslümanların önünde ciddi bir engeldir.

Taklit, semantik bağlamda, düşünmeden, analiz etmeden, akıl ve mantık süzgecinden geçirmeden öncekilerin ya da mevcut, var olan başkalarının yolundan giderek bir yaşam ve düşünce sistemini savunma, yaşama ve farklı düşünenlere karşı muhalefet etme yaklaşımıdır. Bu durum iki farklı insan unsuru/grubu arasında ihtilafın ortaya çıkmasına sebep olur. Bu psikoloji iyi yönetilemez ise taklit etmeyi kabullenip bir yaşam tarzı hâline getirenler, kendileri gibi düşünmeyenler ile aralarındaki ihtilafları tefrikaya götürebilirler. Bu taklitçi insan unsuru, farklı düşünen insanlara karşı tepki vermeyi, hatta onları suçlamayı alışkanlık hâline getirip sosyal fay hatlarının meydana çıkmasına imkân verir.

Bu psikoloji, farklı düşünen, yeni bir şeyler üreten, söyleyen, gelişmelere açık tüm kapıların önünü kapayan, tıkayan bir noktaya doğru evrilebilir. Ana değer sistemi/temel değer sistemi ile çatışmayan her türlü yeniliklerin ve gelişmelerin önünde en ciddi engel, taklit etmeyi olmazsa olmaz kabul eden bir yaklaşım tarzıdır. O sebeple taklit etme hastalığına yakalananlar, akıllarını ve düşünme sistemlerini kilitlemişlerdir.

Cehalet

İhtilafın önemli sosyolojik sebeplerinden biri de cehalettir. Cahil kelimesinin sözlük anlamı; “bilgisiz, bilmeyen, habersiz, okuryazar olmayan, tecrübesiz, toy genç” demektir. Cehalet ise, “cahillik, bilgisizlik, nadanlık, gençlik, tecrübesizlik” demektir.[11] Cehalet kavramının daha geniş bir tanımı ise; “bilmemek, tanımamak, haberi olmamak; ahmak, akılsız, kaba, katı ve sert davranışlı olmak; bir şeyde şiddetli olmak; saldırmak, tecavüz etmektir. İlim ve bilmenin zıddıdır”[12] Cahil kelimesinden türeyen birçok kelime mevcuttur.[13]

Dikkat çekici olan, cahil/cehalet ve bunlardan türeyen kelimelerin Kur’ân’da değişik ayetlerde geçmesi ve bu kavramlar üzerinden Allah’ın insanları uyarmasıdır. (2/67; 3/154; 5/50; 6/35, 54, 111; 7/138; 11/29, 46; 12/33, 89; 16/119; 25/63; 27/55; 28/55; 39/64; 46/23; 48/26; 49/6). Cehalet kavramı Kur’ân’da 2 yerde (2/273, 49/6) bilmeme, tanımama anlamında kullanılırken, diğer yerlerde ise fert ve toplumların ilahi iradeye uymayan yanlış ve hatalı inanç, söz, fiil ve davranışlarını ifade etmek için kullanılmıştır.[14]

Kur’ân’da cehalet kategorisinde sayılan inanç ve davranışlar şunlardır: Şirke ve küfre dalmak (7/138), günah fiiller işlemek (4/17), zina etmek (12/33), homoseksüellik (27/55), alay etmek (2/67), sabredecek yerde sızlanmak (6/35), fakirleri küçük görmek (11 /29), emanetlere ihanet etmek ve dinî görevleri yapmamak (33/72), Allah hakkında kötü zanda bulunmak (3/154), Allah’ın hükümlerinden başka hükümlerle hükmetmek (5/50).

Kur’ân’daki anlamlara baktığımızda cehalet kavramının merkezinde bilgisizlik vardır. Ancak inşa ettiği semantik alan, çok daha geniş olup Allah’a ve insanlara karşı olumsuz tutum ve davranışları ifade etmektedir. Bu bağlamda Kur’ân’a göre cehalet, insanın yaratılan evrenin, kâinatın arkasındaki yüce ilahi iradeyi anlayamaması, bunları Allah’ın ayetleri görmemesi, Allah’ın gönderdiği peygamberleri, kitapları ve dini anlayamaması, anlamak istememesi, iradesini kaybetmesi, şirk, küfür, nifak ve zulme dalması, adaleti unutması, Allah’a ve yaratığı varlıklara kötü, kaba ve çirkin davranmasıdır.

Bu kapsam alanından dolayı İslâm âlimleri cehaleti değişik etkenleri, alanları göz önüne alarak sınıflandırmışlardır. Mesela insanı kâfir, müşrik ve münafık yapan cehalet; asi, fasık zalim yapan cehalet; Allah’a ve dinine karşı yapılan cehalet; insanlara ve diğer varlıklara karşı yapılan cehalet. Basit cehalet (bilgisizlik), mürekkeb cehalet (yanlış inanç, hatalı söz, fiil ve davranışlarda bulunmak ve bunları idrak edememek). Hadis usulünde cehalet kavramı, hadis rivayet eden ravinin halinin bilinmemesi. Fıkhi terim olaraksa genellikle varlık ve olaylar hakkındaki belirsizlik, bilinmezlik anlamına gelir.[15]

Râğıb el-İsfahani, cehalet kavramını 3 temel eksende ele alıp değerlendirmiştir: “Birincisi nefsin, aklın ilimden/bilgiden yoksun olması. Temel anlamı budur. Kelam âlimlerinin bazıları, nizamın, düzenin dışında, ona uygun olmayan fiillerde bulunmayı gerektiren bir anlam yüklemiştir. Kelamcılar genelde cehalet kavramını bu bağlamda ele alıp kullanmışlardır. İkincisi, bir şeyin olduğundan farklı olduğuna inanma. Üçüncüsü, hakkında taşınan inanç sahih, doğru da olsa veyahut fasit, bozuk da olsa, bir şeyi yapılması gerekenden farklı bir şekilde yapmak.”[16]

Bu anlam boyutları açısından Bakara Suresi 67 ve Hucurât Suresi 6. ayetleri dikkate alınmalıdır. İsfahani’ye göre câhilün kelimesi, çoğunlukla “yerme amaçlı olarak”, bazen de “muhatabın hâlini bilmeme anlamında” (2/Bakara, 273) kullanılmaktadır. Mâide Suresi 50. ayetinde “cahiliyye hükmü/kanunu” şeklinde özel bir kavramsallaştırma mevcuttur: “Onlar hâlâ cahiliye hükmünü mü arıyorlar? Kesin bilgiyle inanan bir topluluk için hükmü, Allah’tan daha güzel olan kimdir?” (5/Mâide, 50).

Muhammed Esed, bu ayette geçen “cahiliyye hükmü/kanunu” kavramına özel bir anlam yükleyip kavramı analiz ederek yorumlamakta ve de kavramı genelleştirmektedir: “ (Mâide 50’de) “Cahiliyye hükmü/kanunu ifadesinde cahiliyye hükmü ile sadece Hz. Peygamber’den önceki dönemlerdeki/tarihlerdeki yaşam tarzı, ilkeler, kurallar kastedilmemektedir. Ahlaki bir yaklaşımın olmadığı menfaat ve faydacılık merkezli bir düşünce ve yaşam tarzına vurgu yapılarak eleştirilmektedir. Her türlü ahlaki endişeden uzak, menfaat merkezli, ferdileştiren ve toplumsal dayanışmayı kırabilen bir ‘faydacılık ilkesi’ ‘cahiliyye kanunu’ olarak değerlendirilmekte ve tüm müminlerin buna dikkat etmesi konusunda özel bir uyarı yapılmaktadır.”[17]

Cahiliye kavramına ilişkin yapılan değerlendirmelerin ve analizlerin uzantısında cahiliyet kavramının öne çıkan dört ana unsuru vardır: “Birincisi: İsteğe uyma, hükümde adaletsiz davranma, hatırlıları ve yakınları gözetme, insanları mevkilerine göre ayırıma tâbi tutma (5/ Mâide, 49-50). İkincisi: Hiddet ve gazaplanma, akıl ve mantığa göre hükmetmeme (48/Fetih, 24-26).  Üçüncüsü: Yaşama ve ölme şeklindeki yersiz kuruntuya dayalı korkaklık duygusu (3/ Âl-i İmrân, 154). Korkaklık duygusu, bencillik ve kendini düşünmekten kaynaklanmaktadır. Bunun toplumsallaşması tehlikeli boyut olup sosyal dayanışmanın yıkılmasını sağlar, ferdileşme öne çıkar. Dördüncüsü: Kadın açısından ortaya çıkmaktadır. Kendini teşhir eden kadının erkeği sürüklediği durumu ifade eder (33/Ahzâb, 32-33).”[18]

Cahiliyet, cahiliye, belli bir zaman ve mekân kısıtlaması olmadan insanlığın tutum, tavır, davranış ve sosyal yapısını, yaşamını belirleyen bir vasıftır. O sebeple cahiliye, salt Hz. Peygamber’den önce var olan ve yaşanan bir dönem özelliği değildir. Hangi zaman ve mekânda olursa olsun cahiliye, fert ve topluma genel bir bilgisizliğin hâkim olması ve de fert ve toplumların ilişkilerinde bencilliğin hâkim olması, hak ve adaletin önemsenmemesine ilişkin sosyal bir özelliktir. Bilim ve teknolojide ileri düzeyde olmuş olmak beşerî yönden, insani ve toplumsal seviye açısından cahil olma özelliğini ortadan kaldırmamaktadır ve de kaldırmaz.

Cehalettin bu özelliğinden dolayı ilim ve irfanın ruhu Hz. Peygamber (s.), “Cehaletten daha şiddetli bir fakirlik yoktur.” “Bilmediklerinizi sorunuz. Cehaletin ilacı sualdir (yani soru sorup öğrenmektir).” ifadelerini özellikle kullanmıştır. Cehaletin tehlikesine dikkat çeken İmam-ı Şafii: “Cahil, cehaletinden dolayı mazur sayılsaydı, cehalet ilimden üstün olurdu.” derken İbn Kayyım şöyle demiştir: “İnsanların hakkı kabul etmeyip ona karşı muhalefet etmelerinin sebeplerinden biri de cehalettir. İnsanların çoğu bu yüzden hakka yanaşmaz. Zira bir şeyi bilmeyen, ona ve ona sahip çıkanlara düşman olur. Cehalete, hakkı emredenlere karşı beslenen kin eklenince daha fazla engelleyici olur. Alışkanlığı, geleneği ve yetişmesi atalarının hayat tarzına ve onların değerlerine göre olan kimse için cehalet, daha da büyük engel teşkil eder. Davet edildiği hakkın, makamını, konumunu ve arzularını kaybettirmesini düşündüğü zaman cehalet daha etkili olur (7/A’râf, 138).”[19]

Cehalet düzeyine bağlı olarak insanların düşünme, değerlendirme, algılama, analiz etme ve de yapma yetenekleri farklıdır. Bazı insanlar cahil olduklarından ötürü batıl inançların peşine düşmüş, bazıları ise her şeyden mahrum kalmıştır. Bu sebeple cehaletten kaynaklanan farklı yaklaşımlar, insanlar ve toplumlar arasında düşünme ve hayat tarzında ihtilaflara yol açar. Cehalet karanlığının en tehlikeli yönü, ihtilafı tefrikaya dönüştürme noktasında etkin olmasıdır.

Sonuç

İnsan hayatında ve insanlık tarihinin her döneminde ihtilafın bulunmasının sebebi, insanların yaratılışla beraber kazandığı anlayış, görüş, söz ve ifade, çözüm, sorunu ele alış ve sunuş, üslup, muhataba yaklaşım, iletişim ve eylem farklılıklarının varlığıdır. Bu sebeple herhangi bir mesele, farklı kişiler tarafından farklı bir şekilde ele alınıp farklı yaklaşımlarla çözülebilir ve de çözülmek istenebilir. Bu farklı yaklaşımlar ile bazen ortak bir noktada buluşulup müşterek bir çözüme/sonuca ulaşılabilir. Bazen de birden fazla farklı çözüm ortaya çıkabilir.

Bunun için ihtilafın ortaya çıkmasındaki farklı sebeplerin iyi analiz edilip bir yol haritası oluşturulması zorunluluğu vardır. İhtilafın psikolojik, sosyolojik, ahlaki, siyasi ve stratejik-taktik sebepleri dikkate alınmalıdır. İhtilafın sosyolojik sebeplerini oluşturan taklit etme yaklaşımı, cehalet, kurulu düzeni koruma, başarısızlık, asabiyet, sorumsuzluk (sorumluluk ihmali) ve kültür çatışmasının meydana getireceği toplumsal gerilimin nelere sebebiyet verebileceğinin daha iyi anlaşılabilmesi için kimlik oluşumu olgusu ele alınıp özellikle değerlendirilmelidir.

İhtilafın sosyolojik ana sebeplerinden taklit etme yaklaşımına ve cehalete yakından bakıldığında şu hakikatlerin farkına varılacaktır. Cahiliye, salt Hz. Peygamber’den önceki inanç, tutum ve davranışlarla sınırlanamaz. Nitekim Hz. Peygamber cahiliyeye geçmişte kalan bir dönem olarak bakmamış, aksine bunun her fırsatta tekrar ortaya çıkabileceğini düşünmüş ve bu yönde uyarılarda bulunmuştur. Şu hâlde hangi zaman ve mekânda olursa olsun cahiliye, fert ve topluma genel bir bilgisizliğin ve de fert ve toplumların ilişkilerinde bencilliğin hâkim olması, hak ve adaletin önemsenmemesine ilişkin sosyal bir özelliktir. Bilim ve teknolojide gelişmek beşerî yönden, insani ve toplumsal seviye açısından cahil olma özelliğini ortadan kaldırmamaktadır. Bilakis insanların nefsani ve keyfî arzularına köle gibi teslim oldukları, vahye tabi olmayı reddettikleri, zulüm, sömürü ve ırkçılık gibi yaygın kötülüklerle beslenip ayakta duran sistemlerin hâkim olduğu her zaman ve mekânda cahiliye varlığını sürdürmektedir.[20]

İnsanların iman ediş süreçleriyle ilgili olarak Kur’ân-ı Kerim’de genelde cahiliye, İslâm ve iman olmak üzere üç ana evrenin bulunduğu görülmektedir. Bir insan iman etmeye karar verdiğinde kalbinde cahiliye döneminde yerleşen değerler, siyah noktalar, bir adımda kalbinden atılamamaktadır. İman etme kararı ile başlayan beyaz noktalar birikimi, İslâm dairesini oluşturmaktadır. Bu dairede siyah ve beyaz noktalar birlikte vardır. İman etme noktasındaki gayret ve kararlılık, siyah noktaları tasfiye ederek kalbin bembeyaz olmasını sağlar.

İslâm ve iman evrelerinde sürekli bir duyarlılık hâli olmaz hassasiyet kaybı meydana gelirse bu kez iman dairesinden İslâm dairesine yönelme meydana gelebilir fakat İslâm dairesine henüz girilmemiş olabilir. Kur’ân’ın “Ey iman edenler iman edin!” çağrısı, iman edenlerin ihtilafın sosyolojik sebeplerinden olan cahiliyenin etkisine karşı duyarlı olmalarına yöneliktir: “Ey iman edenler, Allah’a, resûlüne, resûlüne indirdiği kitaba ve bundan önce indirdiği kitaba iman edin. Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkâr ederse, kuşkusuz uzak bir sapıklıkla sapıtmıştır.” (4/Nisâ, 136).  Benzer şekilde insan, İslâm dairesinden cahiliye dairesine yönelmiş ancak onun içerisine henüz girmemiş olabilir. Hiç şüphesiz Hakk’ın huzuruna çıkmak için hakikatten başka rehber yoktur, zira Hakk hakikat ister. Hakikatten yüz çevirenler farz-ı muhâl dünyada kâr etseler de ahirette ebedî hüsrana mahkûmdurlar. “Kimi insanlar vardır ki güzellik ve iyiliklerden kaçınır, çirkinlik ve kötülüklere yönelir. Kötü amellerin tehlikeli bir girdap olduğunu hem akıl hem de dinî açıdan bildiği hâlde o korkutucu girdaptan yüz çevirmez, iyilikler anayoluna koşmaz. Dünyadaki alçak menfaatleri uhrevi faydalara tercih eder. Rüzgâr hangi taraftan eserse fırıldak gibi o yöne döner ve oradan gelecek hazzı düşünür.”[21] Bu bakımdan Kur’ân’ın “Ey iman edenler İslâm’a girin” çağrısı, “geri dönün” amaçlı bir uyarıdır: “Ey iman edenler, hepiniz topluca silme/İslâm’a girin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır.” (2/Bakara, 208).

Dünyada günbegün başa gelen bela ve musibetler üzerinde tefekkür edilirse, bu yüzden ahirette uğranılacak hesaba gelmez azap takdir edilebilir. Şu ayeti kerime insanın sorumlu bir varlık olduğunu, vazife şuuru içinde yaşaması gerektiğini ve müminlerin verdikleri söze ve her türlü emanete sahip çıkmaları gerektiğini hatırlatmaktadır: “Ey iman edenler, Allah’a ve resûlüne ihanet etmeyin, bile bile emanetlerinize de ihanet etmeyin.” (8/Enfâl, 27).

[1] Burhanettin Can, “İhtilaf Ahlakının İnşası Tarihî Bir Sorumluluktur”, Umran, 2017, sayı: 271, s. 4-11. Halil Aldemir, age., s.31-50. Halil Aldemir, Kur’ân-ı Kerim’e Göre İhtilaf, Nedenleri Alanları, Boyutları, Çözüm Yolları, Kitabi Yayınevi, İstanbul, 2010, s. 31-50.

[2] Bozkurt Güvenç, Türk Kimliği, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1997, s. 5.

[3] Yusuf Çağlayan, Osmanlı’dan Ortadoğu’ya Sosyolojik Savaş, Etkileşim Yayınları, İstanbul, 2013, s. 43-45.

[4] Anthony Giddens & Philip W. Sutton Giddens, Sosyoloji, çev. Emine Arzu Kayhan, Kırmızı Yayınları, İstanbul, 2012, s. 77-82. Mahmut Tezcan, Sosyal ve Kültürel Değişme, Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Yayınları, Ankara, 1984, s. 2-10.

[5] Mahmut Tezcan, age. s. 2-10.

[6] Anthony Giddens & Philip W. Sutton Giddens, age. s. 77-82.

[7] Halil Aldemir, age., s. 31-50. Taha Cabir Alvani, İhtilaf, Farkın Farkındalığı, çev. İbrahim Kapaklıkaya, Mahya Yayınları, İstanbul, 2012, s. 25-34. Yusuf Karadâvî, İhtilaf ve Tefrikalar Karşısında İslami Tavır, çev. Ersan Urcan, Nida Yayıncılık, İstanbul, 2014, s. 15-25, 176-180.

[8] D. Mehmet Doğan, Büyük Türkçe Sözlük, Pınar Yayınları, İstanbul, 2005. Türk Dil Kurumu, Türkçe Sözlük, Ankara, 2005.

[9] Halil Aldemir, age., s. 105.

[10] Halil Aldemir, age., s. 105.

[11] D. Mehmet Doğan, age. Türk Dil Kurumu, age.

[12] Karaman, F. vd., Dinî Kavramlar Sözlüğü, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara, 2006, s. 185, 642.

[13] D. Mehmet Doğan, age. Türk Dil Kurumu, age.

[14] Karaman, F. ve diğerleri, age., s. 86, 87, 185, 642.

[15] Karaman, F. ve diğerleri, age., s. 86, 87, 185, 642.

[16] Râğıb el-İsfahani, Müfredât, Kur’ân Kavramları Sözlüğü, çev. Yusuf Türker, Pınar Yayınları, İstanbul s. 355-356.

[17] Muhammed Esed, Kur’ân Kavramları, haz. Ömer Aydın & Ertuğrul Özalp, İşaret Yayınları, İstanbul, 2016, s. 46.

[18] Muhammed el-Behiy; İnanç ve Amelde Kur’âni Kavramlar, çev. Ali Turgut, Yöneliş Yayınları, İstanbul, 1988, s. 256-259.

[19] Halil Aldemir, age., s. 31-50, 111.

[20] Mustafa Fayda, “Câhiliye”, TDV İslâm Ansiklopedisi, İstanbul, 1993, cilt: 7, s. 19.

[21] İbnü’l Emin Mahmud Kemal, “Selâmet İltizâm-ı Hakîkattedir”, Beyânu’l-Hak, 1327/1909, cilt: II, sayı: 33, s. 771-773.

 

İHTİLAFIN SOSYOLOJİK SEBEPLERİ

Burhanettin Can  – Umran Dergisi/Ekim 2026-386. Sayı Bünyemize yaratılıştan yerleştirilen ihtilaf etme eğilimi, hangi durumlarda bizi iyiye,...