1 Ekim 2026 Perşembe

İHTİLAFIN SOSYOLOJİK SEBEPLERİ

Burhanettin Can  – Umran Dergisi/Ekim 2026-386. Sayı

Bünyemize yaratılıştan yerleştirilen ihtilaf etme eğilimi, hangi durumlarda bizi iyiye, güzele, doğruya, gerçeğe, hakka, kardeşliğe yönlendirir, hangi durumlarda da bizi kötüye, çirkine, yanlışa, batıla, kargaşaya düşmanlığa doğru yol almamıza sebep olur? İnsanların ve toplumların ihtilafa düşmelerinin farklı sebepleri vardır. Bunlar psikolojik, sosyolojik, ahlaki, siyasi ve stratejik-taktik olmak üzere beş ana grupta sınıflandırılabilir.[1] Bu metinde ihtilafın sosyolojik sebeplerinin bir kısmı ele alınıp analiz edilecektir. İhtilafın sosyolojik sebeplerinin daha iyi anlaşılabilmesi için kimlik olgusunun ele alınıp değerlendirilmesinde fayda vardır.

Kimlik Nedir? Nasıl Oluşur?

İnsanın kim ve kimlerden olduğu, nereden gelip nereye gittiğine dair sorgulaması[2] kimlik arayışında veya kimliğin değerlendirilmesinde esas hükmündedir. Burada yalnızca “kim olduğu” ve “kimlere ait olduğu” sorgulanmıyor, “nereden gelinip nereye gidildiği de” sorgulanıyor.  Hayatın başlangıcı ve sonucuna ilişkin bir sorgulama doktriner (akidevi) bir arayıştır. Hayat, kâinat, insan ve bunların başlangıç ve sonuçlarına ilişkin sistemli bir düşünce ortaya koymak demek, bir doktrin ihdas etmek, bir değerler sistemi oluşturmak demektir. Değer sistemi, hayatın başlangıcı, sonucu ve ölüm ötesini kuşatacak bir donanıma sahipse evrensellik iddiasında bulunabilir. Değer sistemleri, çözüm üretebildikleri ve üretilen çözümleri, bireyleri mutlu ve tatmin edebildiği sürece hayatta kalabilir. Evrensellik iddiasındaki değer sistemlerinde değerler, birincil ve ikincil olmak üzere iki ana kategori oluşturmaktadır.

Birincil değerler; zaman ve mekândan bağımsız, kalıcı, değişmeyen, o değer sistemi için olmazsa olmazlardır. İkincil değerler, birincilerle uyumlu ve fakat zaman ve mekâna bağımlıdır. Birinciler değişmeden kalırken, ikinciler değişik coğrafyada, farklı şartlarda, farklı zaman dilimlerinde çeşitli şekiller alabilir. Hatta uygulamadan kalkabilir de. Aynı şartlar meydana geldiğinde yeniden uygulanabilir. Elbette bir değer sistemi, farklı değer sistemleri ile etkileşerek yeni ikincil değerler kazanabilir. Fakat birincil değerlerde değişim, o düşünce ya da değerler sisteminin kendini inkârıdır; inşa ettiği kültür ve medeniyetin (umran) yıkımıdır.

Değerler sistemi, kim olduğumuzu ve kimlerden olduğumuzu, nereden gelip, nereye gittiğimizi cevaplandırır. Bu, ferdin dünya görüşünü oluşturur. Soruların cevapları, tek bir ferdin malı olmaktan çıkıp, fertlerin müşterek doğruları olduğu zaman topluluk fertlerin toplamı -yığın-, olmaktan kurtulup toplum olmaya hak kazanır. Fertler arasında ortak değerler arttıkça bütünleşme sağlanır, kader birliği oluşur, hayat, ortak paydalar etrafında şekillenir ve yeni bir hayat tarzı ortaya çıkar.

Gelenek, görenek, örf ve âdetler, töreler, yazılı olan ve olmayan hukuk, ekonomi, eğitim, ahlak, özetle her şey ana değerler sistemine göre oluşur ve gelişir. Bütün bunlarla örtüşen bir kültür ve medeniyet (umran) meydana gelir. Her kültür ve medeniyet, dayandığı değer sistemine bağlı olarak hayatı yorumlar ve tanzim eder. Bu gücünden dolayı saygındır, özgündür. Ancak zaman ve mekâna bağlı olarak, özü aynı kalmak kaydıyla değişime uğrayabilir. Ana doğrular (birincil değerler) etrafında değişebilirlik (ikincil değerlerde değişim) bir umranın gücünü gösterir. Bağlılarına heyecan, güç katar. Her umran, bazı ortak paydaları olsa bile bir başka umran ile aynı olamaz. Bazı ortak değerleri paylaşabilirler, bütünü ile aynı olmaları mümkün değildir.

İnsanın bir değer sistemine ya da bir umrana tâbi olması ile başlayan değişimi, kendisinin başkaları ile aynileşmesine ya da farklılaşmasına yol açar. Bu, insanın kendini yeniden tanımlaması ve konumlandırması; “ben ve ötekinin” oluşmasıdır. Arapların şu atasözü, kimlik oluşum sürecinin güzel bir özetidir: “Kardeşime karşı ben, yeğenime karşı kardeşim ve ben; yabancıya karşı yeğenimiz, kardeşim ve ben”. Burada akrabalık tabanlı bir tanımlama, konumlandırma ve tasnif yapılmaktadır. Ben, benim dışımdakilerden farklıyım. Fertler arasındaki etkileşimin yönüne ve şiddetine bağlı olarak “ben ve ötekiler” ya da “biz ve ötekiler” meydana gelir.

Kimlik, konumlanma, aidiyetin ve tasnifin ortak paydalara göre yapılışıdır. Bir özdeşleşmedir. Kazanılan müşterek özelliklerin bütünleşmesi, güven duygusunun oluşumudur. “Farklı” oluştur, “farklılık” şuurdur. Kendinden beklenen rollerin istenerek yapılmasıdır. Değerlerin, kuralların ve onların yaptırım gücünün belirli ve sürekli oluşudur. Değerlere, kurallara, daha genel ifade ile umrana kesin ve emin bir inançla bağlanıştır. Karşılıklı etkileşimin ortak bir senteze ulaşabilmesidir. Kutsalları ortak bir zeminde saygın bir şekilde severek, isteyerek gönül huzuru içinde tutabilmedir. Dolayısıyla kimlik rızaya dayalı bir birlikteliktir.

Kimlik fertler arası bir olgu olup, toplumsal boyutludur. Önemli olan ferdin/fertlerin kendisini/kendilerini nasıl algıladığı, değerlendirdiği, konumlandırdığı ve kimlerle özdeş kıldığıdır. Karşıdakine/karşıdakilere göre kendine nasıl bir konum biçtiğidir. Burada önemli olan başkalarının onu nasıl görüp konumlandırdığı değil; kendisinin kendisini nasıl görüp konumlandırdığı, kim ya da kimlerle kader birliği yaptığıdır.

Bir kimlikte taraflar (ben/biz, öteki/ötekiler), ortak payda ya da ortak özellikler (temel değerler, tarih, coğrafya, dil, kan bağı) ve taraflar arasındaki etkileşim (dost, müttefik, düşman-rakip) olmak üzere üç ana unsur söz konusudur. Topluma ayrı bir kimlik kazandıran en temel unsur, müşterek paydalar/özelliklerdir: Bunlar değer sistemi, kültür ve medeniyet kodları, tarih, coğrafya, dil, kan ya da soy bağı, vatandaşlık bağı özel sözleşmedir. Toplumları farklı kılan, onlara ruh ve şekil veren kimlikleridir. Seçilen ortak payda dinî kimlik, millî kimlik, etnik kimlik gibi kimliği niteler

Bunlar arasında en etkin olanı hiç şüphesiz değer sistemidir. Değer sistemi bir taraftan bizim kendi aramızdaki hukuku, iç hukuku belirlerken diğer taraftan bizimle başkaları arasındaki ilişkiyi de hukuku da dış hukuk belirler. Değer sisteminin değişmesi hem iç hem de dış hukukun değişmesine yol açar. Ortak paydalar artıp sağlamlaştıkça kimliğe bağlılık ve onu savunma, koruma duygusu da artar.

Kimlik ortak paydalar etrafında rızaya dayanan bir birliktelik olduğuna göre ortak paydaların zayıflaması-azalması kimlikte ayrışmaya ve krize yol açacaktır. Fertlerin ortak değerlere karşı şüphe duyması kimlik için en ciddi tehlikedir. Kimlikte temel nokta, ferdin kendisini bir topluluğa ait hissetmesidir. Başkalarının onu bir konuma zorla yerleştirmesi değil; kendisinin, kalbî bir tatmin ile kendisini nasıl gördüğüdür esas olan. Buna biz kimliğin mutmainlik ilkesi diyebiliriz. Mutmain olma duygusu, aidiyeti kuvvetlendirirken, kişiye de yüksek bir enerji kazandırır. Kişinin/kişilerin kendi/kendileri kendisi/kendileri ile konuşmasına mâni olur.

Kimlik oluşumunda mutmainlik Kur’ân’ın üzerinde yoğun bir şekilde durduğu bir konudur. Vahyi bilginin mutmainlik ilkesine verdiği önemi, bütün peygamberlerin kimlik oluşturma mücadelesinde görebilmekteyiz. Hz. İbrahim’in âlemlerin Rabbi Allah’a karşı, “ölüleri nasıl dirilttiğinin kendisine gösterilmesini” istemesini bu açıdan değerlendirmek gerekmektedir (2/Bakara, 260). Hz. İbrahim’in babasına ve kavmine karşı verdiği mücadelede nirengi noktası, hedef kitlede bir kimlik krizi oluşturarak onların cahiliye düşüncesinden Allah’ın dinine gelmelerini sağlamaktır (6/En’âm, 74-79). Bu sebeple Hz. İbrahim kavminin düşünce sistemini ve değer sistemini, akıl ve beş duyuyu kullanarak yargılar, onları tefekkür etmeye davet eder (19/Meryem, 42; 26/Şu’arâ, 72-73; 29/Ankebût, 17; 37/Saffat, 91, 92, 95; 21/ Enbiyâ, 58-67).

Sonsuz bilgi sahibi olan Cenab-ı Alîm, peygamberler üzerinden tüm iman edenlere mesaj verip onları kimliklerinden şüpheye düşmemesi konusunda uyarmaktadır. “Sakın kuşkuya kapılanlardan olmayın, kitabı terk etmeyin.” mesajının amacı budur (2/Bakara, 147; 3/Âl-i İmrân, 60; 6/En'âm, 114; 10/Yûnus, 94-95; 49/Hucurât, 15; 42/Şûrâ, 13-14; 25/Furkân, 27-30).

Kimlik krizinin zorla, baskıyla, şiddetle ya da korku ile tedavi edilmesi mümkün değildir. Bunun yolu, ortak değerlere olan güvenin neden dolayı yıkıldığının teşhis edilmesi, sebeplerin ortadan kaldırılarak fertlerin ikna edilmesi, kalp ve gönüllerinin fethedilmesidir (42/Şûr’a, 13-15).

İhtilafın Sosyolojik Sebepleri

Genel olarak sosyoloji “toplumsal bir olayın hâl ve geçmişteki oluşum süreçlerini inceleyerek, geleceği biçimlendiren, müdahale etme imkânlarını da araştıran ve uygulayan bir bilim dalı” şeklinde tanımlanır.[3] Sosyolojide üç ana boyut vardır: Teorik boyut, ön görülen, tasavvur edilen toplum ile var olan toplum arasındaki ilişki; pratik boyut, toplumun geçmişteki hâli, şimdiki hâli toplumsal değişimin istikameti/gelecekteki muhtemel hâli; eylem boyutu, değişim ihtiyacı varsa ne yapılmalıdır? Var olan toplumsal yapıdan arzulanan toplumsal yapıya geçmek için ne yapılmalıdır?

Sosyoloji, toplumsal bir olayın, geçmişini ve bugününü inceleyerek (pratik boyut), toplumun geleceğinin nasıl bir seyir izleyeceğini ön görür (teorik boyut). Arzu edilen toplumsal yapı ile var olan toplumsal yapı arasındaki ilişkiyi göz önüne alarak, toplumun geleceğini biçimlendirebilmek için gerekli müdahale etme imkânlarını ortaya koyar (eylem boyutu).

Toplumsal değişim, toplumun yapısını meydana getiren toplumsal ilişkiler ağının ve bunları belirleyen toplumsal kurumların değişmesi olarak tanımlanabilir. Toplumsal ilişkiler ağı ve bunları belirleyen toplumsal kurumların değişimi, toplumu meydana getiren, kader birliği ettiren, dayanışma içerisine sokan, sosyokültürel, sosyoekonomik yapının değişmesinin bir sonucudur. O sebeple toplumsal değişme, sosyokültürel değişimin bir sonucudur.

Sosyokültürel değişim, bazı değişkenlerde meydana gelen değişimlerin bir sonucudur. Bunlar; dinî anlayış ve kurumlardaki, gelenek ve göreneklerdeki, aile ve akrabalık ilişkilerindeki, çocuğa bakış ve çocuk yetiştirmedeki, kişiliklerdeki, cinsel davranış, tutum ve değerlerindeki, eğitim kurumlarındaki, dildeki, toplumsal rol ve statülerdeki, sanat anlayışındaki, kitle iletişim sistemlerindeki, ekonomik varlıklarındaki, üretim ilişkilerindeki, nüfus artış hızındaki ve teknolojideki değişmelerdir.[4]

Genelde değişim, hususen de toplumsal değişim, şartlara, etmenlere/faktörlere bağlı olarak meydana gelmektedir. Değişmenin şartları değişmeyi mümkün kılan, buna müsaade eden uygun durumlar iken değişmenin faktörleri, değişmeyi sağlayan, harekete geçiren sebeplerdir. Sosyokültürel değişmeyi gerekli kılan uygun şartlar özetle şunlardır:  İnsanlar için yeni ihtiyaçların ortaya çıkması, mevcut ihtiyaçların değişen şartlara bağlı olarak daha iyi karşılanabilmesi için ferdi şiddetli istek ve etkinlikler; bilgi ve teknolojideki değişme ve yayılma hızı, bilgi ve teknolojideki değişimlerin toplumsal değerleri etkilemesi ve bunun gerekliliğine ilişkin bir inancın ortaya çıkması, toplumsal ve kültürel yapının karmaşıklık derecesi, bütün bunların karşılıklı şekilde birbirini etkilemesi.[5]

Toplumsal değişmenin faktörleri ise şunlardır: Coğrafi (iklim değişiklikleri, toprak erozyonu, su baskınları, depremler, doğal kaynakların tükenmesi, ormanların tahribi, madenler, enerji kaynakları vb.), demografik (nüfus artışı, azalışı vb.), din, felsefe, ideoloji, liderler, sivil ve askeri bürokrasi, buluşlar ve keşifler, teknoloji, çatışmalar.[6]

Toplumsal değişmelerin biri içsel diğeri de dışsal olmak üzere iki boyutu vardır. Bununla bağlantılı olarak da serbest toplumsal değişmeler ve zorlayıcı değişmeler olmak üzere toplumsal değişim tipleri sınıflandırılabilmektedir. Toplumsal değişme, hangi tür değişme olursa olsun yukarıda ifade edilen değişmenin şartları ile etmenlerinin karşılıklı etkileşiminin bir sonucudur. Bu durumun doğal sonucu sosyolojik düzlemde ihtilafların ortaya çıkmasıdır.

Araştırmalara göre ihtilafın sosyolojik sebepleri; taklit etme yaklaşımı, cehalet, kurulu düzeni koruma, başarısızlık, asabiyet, sorumsuzluk (sorumluluk ihmali), kültür çatışmasıdır.[7] Şimdi ana hatlarıyla bunlar üzerinde duralım.

Taklit Etme Yaklaşımı        

Taklidin birden fazla sözlük anlamı vardır. Benzemeye veya benzetmeye çalışma, benzetme, benzerini yapma, aslının benzeri olarak yapılmış şey, bir şeyin sahtesini yapma, bir şeyin sahtesi, başka birinin fikir ve görüşlerine tahkiksiz uyma, onun gibi hareket etme, eğlenmek veya eğlendirmek maksadıyla başkalarının söz ve davranışlarını tekrarlama. Taklit etmek; benzemeye çalışmak ve taklidini yapmak.[8]

Müfessirlerden Kurtubî taklidin özünü “deve yuları” üzerinden çok anlamlı bir şekilde ortaya koymaktadır: “Taklid devenin boynuna takılan yulardan türetilmiştir. Yuları başkasının eline verilen bir varlık gibi onun peşinden giden, onun yaptığı şeyleri düşünmeden yapan kimseye mukallit denir.”[9]

İhtilafa yol açan taklit olgusunun özünde, cehalet ile düşünmeme ve idrak etmeme baskın iki ana özelliktir. Bu sebeple İslâm âlimleri, taklit kavramını, “delilsiz olarak bir görüşü kabul etmek” şeklinde tanımlamışlardır. Bütün peygamberlere karşı mevcut sistemi savunanların ihtilaf edip karşı çıkmalarının temel sebeplerinden biri taklit etme hastalığıdır. Tarih boyu taklit etme hastalığı bağnazlığı, insanların akıllarını gerektiği gibi gerçekçi bir şekilde kullanmalarına mani olmuştur. Mekkeli müşrikler, kabile geleneklerini, yaşam tarzlarını, örfleri ve âdetlerini öne çekerek Hz. Peygamber’e karşı çıkmışlardır. Dolayısıyla Hz. Peygamber ile Mekkeli müşrikler arasındaki ihtilafın sebeplerinden biri taklit etme hastalığından kaynaklanmıştır. İlk vahiyle beraber Mekke toplumunda Hz. Peygamber’in söylediklerine karşı toplumsal bir ihtilaf başlamış ve bu durum hem Mekke hem de Medine döneminde hep var olmuştur. Hem Mekki (21/53; 26/74; 31/21) hem de Medeni (2/170; 5/104) ayetlerde bu durumu sıkça görebilmekteyiz: “Hani babasına ve kavmine demişti ki: ‘Sizin, karşılarında bel büküp eğilmekte olduğunuz bu temsili heykeller nedir?’” (21/İbrahim, 52).  “‘Biz atalarımızı bunlara tapıyor bulduk.’ dediler.” (21/İbrahim, 53). “Ne zaman onlara: ‘Allah’ın indirdiklerine uyun!’ denilse, onlar: ‘Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye (geleneğe) uyarız.’ derler. (Peki) Ya atalarının aklı bir şeye ermez ve doğru yolu da bulmamış idiyseler?” (2/Bakara, 170).

Hz. İbrahim’e ve Hz. Musa’nın getirdiği tevhit esaslarına karşı toplumları, var olan inanç sistemini taklit ederek karşı çıkmışlar, ihtilaf etmişlerdir (21/İbrahim, 52, 53; 10/Yûnus, 78). İnsanlık tarihi boyunca gönderilen bütün peygamberlerle ihtilafa düşmenin temel sebeplerinden biri, var olan sistemin taklit edilerek fıtrat yasaları ile olan tezatlarının ortaya çıkmasına mâni olunması olgusudur (5/Mâide, 104). Bu sebeple gerçeklerin ne olduğunun aranmasına mâni bir olgu olarak taklit, zaman ve mekândan bağımsız şekilde tarih boyu hep var olmuştur ve de var olacaktır. Her dönem Hakkı savunanların karşısına çıkan çok temel bir yaklaşım tarzıdır taklit. Mevcut sistemden çıkarı bulunanlar Hakk’ın getirdiği ilkeler, kendilerinin menfaattarına zarar vereceğinden dolayı taklit etme olgusunu öne çekerek Hakk’a karşı ihtilaf etmişler ve daha sonra da ihtilafı tefrikaya ve çatışmaya çevirmişlerdir.

Reşit Rıza’ya göre İslâm dünyasındaki mukallitlik, gerçeklerin aranıp ortaya çıkmasında ciddi bir engel olup mezhepler arasında ciddi ihtilafların ortaya çıkmasına yol açmıştır.[10] Taklit, dinin, Kur’ân’ın ve sünnetin doğru anlaşılması noktasında Müslümanların önünde ciddi bir engeldir.

Taklit, semantik bağlamda, düşünmeden, analiz etmeden, akıl ve mantık süzgecinden geçirmeden öncekilerin ya da mevcut, var olan başkalarının yolundan giderek bir yaşam ve düşünce sistemini savunma, yaşama ve farklı düşünenlere karşı muhalefet etme yaklaşımıdır. Bu durum iki farklı insan unsuru/grubu arasında ihtilafın ortaya çıkmasına sebep olur. Bu psikoloji iyi yönetilemez ise taklit etmeyi kabullenip bir yaşam tarzı hâline getirenler, kendileri gibi düşünmeyenler ile aralarındaki ihtilafları tefrikaya götürebilirler. Bu taklitçi insan unsuru, farklı düşünen insanlara karşı tepki vermeyi, hatta onları suçlamayı alışkanlık hâline getirip sosyal fay hatlarının meydana çıkmasına imkân verir.

Bu psikoloji, farklı düşünen, yeni bir şeyler üreten, söyleyen, gelişmelere açık tüm kapıların önünü kapayan, tıkayan bir noktaya doğru evrilebilir. Ana değer sistemi/temel değer sistemi ile çatışmayan her türlü yeniliklerin ve gelişmelerin önünde en ciddi engel, taklit etmeyi olmazsa olmaz kabul eden bir yaklaşım tarzıdır. O sebeple taklit etme hastalığına yakalananlar, akıllarını ve düşünme sistemlerini kilitlemişlerdir.

Cehalet

İhtilafın önemli sosyolojik sebeplerinden biri de cehalettir. Cahil kelimesinin sözlük anlamı; “bilgisiz, bilmeyen, habersiz, okuryazar olmayan, tecrübesiz, toy genç” demektir. Cehalet ise, “cahillik, bilgisizlik, nadanlık, gençlik, tecrübesizlik” demektir.[11] Cehalet kavramının daha geniş bir tanımı ise; “bilmemek, tanımamak, haberi olmamak; ahmak, akılsız, kaba, katı ve sert davranışlı olmak; bir şeyde şiddetli olmak; saldırmak, tecavüz etmektir. İlim ve bilmenin zıddıdır”[12] Cahil kelimesinden türeyen birçok kelime mevcuttur.[13]

Dikkat çekici olan, cahil/cehalet ve bunlardan türeyen kelimelerin Kur’ân’da değişik ayetlerde geçmesi ve bu kavramlar üzerinden Allah’ın insanları uyarmasıdır. (2/67; 3/154; 5/50; 6/35, 54, 111; 7/138; 11/29, 46; 12/33, 89; 16/119; 25/63; 27/55; 28/55; 39/64; 46/23; 48/26; 49/6). Cehalet kavramı Kur’ân’da 2 yerde (2/273, 49/6) bilmeme, tanımama anlamında kullanılırken, diğer yerlerde ise fert ve toplumların ilahi iradeye uymayan yanlış ve hatalı inanç, söz, fiil ve davranışlarını ifade etmek için kullanılmıştır.[14]

Kur’ân’da cehalet kategorisinde sayılan inanç ve davranışlar şunlardır: Şirke ve küfre dalmak (7/138), günah fiiller işlemek (4/17), zina etmek (12/33), homoseksüellik (27/55), alay etmek (2/67), sabredecek yerde sızlanmak (6/35), fakirleri küçük görmek (11 /29), emanetlere ihanet etmek ve dinî görevleri yapmamak (33/72), Allah hakkında kötü zanda bulunmak (3/154), Allah’ın hükümlerinden başka hükümlerle hükmetmek (5/50).

Kur’ân’daki anlamlara baktığımızda cehalet kavramının merkezinde bilgisizlik vardır. Ancak inşa ettiği semantik alan, çok daha geniş olup Allah’a ve insanlara karşı olumsuz tutum ve davranışları ifade etmektedir. Bu bağlamda Kur’ân’a göre cehalet, insanın yaratılan evrenin, kâinatın arkasındaki yüce ilahi iradeyi anlayamaması, bunları Allah’ın ayetleri görmemesi, Allah’ın gönderdiği peygamberleri, kitapları ve dini anlayamaması, anlamak istememesi, iradesini kaybetmesi, şirk, küfür, nifak ve zulme dalması, adaleti unutması, Allah’a ve yaratığı varlıklara kötü, kaba ve çirkin davranmasıdır.

Bu kapsam alanından dolayı İslâm âlimleri cehaleti değişik etkenleri, alanları göz önüne alarak sınıflandırmışlardır. Mesela insanı kâfir, müşrik ve münafık yapan cehalet; asi, fasık zalim yapan cehalet; Allah’a ve dinine karşı yapılan cehalet; insanlara ve diğer varlıklara karşı yapılan cehalet. Basit cehalet (bilgisizlik), mürekkeb cehalet (yanlış inanç, hatalı söz, fiil ve davranışlarda bulunmak ve bunları idrak edememek). Hadis usulünde cehalet kavramı, hadis rivayet eden ravinin halinin bilinmemesi. Fıkhi terim olaraksa genellikle varlık ve olaylar hakkındaki belirsizlik, bilinmezlik anlamına gelir.[15]

Râğıb el-İsfahani, cehalet kavramını 3 temel eksende ele alıp değerlendirmiştir: “Birincisi nefsin, aklın ilimden/bilgiden yoksun olması. Temel anlamı budur. Kelam âlimlerinin bazıları, nizamın, düzenin dışında, ona uygun olmayan fiillerde bulunmayı gerektiren bir anlam yüklemiştir. Kelamcılar genelde cehalet kavramını bu bağlamda ele alıp kullanmışlardır. İkincisi, bir şeyin olduğundan farklı olduğuna inanma. Üçüncüsü, hakkında taşınan inanç sahih, doğru da olsa veyahut fasit, bozuk da olsa, bir şeyi yapılması gerekenden farklı bir şekilde yapmak.”[16]

Bu anlam boyutları açısından Bakara Suresi 67 ve Hucurât Suresi 6. ayetleri dikkate alınmalıdır. İsfahani’ye göre câhilün kelimesi, çoğunlukla “yerme amaçlı olarak”, bazen de “muhatabın hâlini bilmeme anlamında” (2/Bakara, 273) kullanılmaktadır. Mâide Suresi 50. ayetinde “cahiliyye hükmü/kanunu” şeklinde özel bir kavramsallaştırma mevcuttur: “Onlar hâlâ cahiliye hükmünü mü arıyorlar? Kesin bilgiyle inanan bir topluluk için hükmü, Allah’tan daha güzel olan kimdir?” (5/Mâide, 50).

Muhammed Esed, bu ayette geçen “cahiliyye hükmü/kanunu” kavramına özel bir anlam yükleyip kavramı analiz ederek yorumlamakta ve de kavramı genelleştirmektedir: “ (Mâide 50’de) “Cahiliyye hükmü/kanunu ifadesinde cahiliyye hükmü ile sadece Hz. Peygamber’den önceki dönemlerdeki/tarihlerdeki yaşam tarzı, ilkeler, kurallar kastedilmemektedir. Ahlaki bir yaklaşımın olmadığı menfaat ve faydacılık merkezli bir düşünce ve yaşam tarzına vurgu yapılarak eleştirilmektedir. Her türlü ahlaki endişeden uzak, menfaat merkezli, ferdileştiren ve toplumsal dayanışmayı kırabilen bir ‘faydacılık ilkesi’ ‘cahiliyye kanunu’ olarak değerlendirilmekte ve tüm müminlerin buna dikkat etmesi konusunda özel bir uyarı yapılmaktadır.”[17]

Cahiliye kavramına ilişkin yapılan değerlendirmelerin ve analizlerin uzantısında cahiliyet kavramının öne çıkan dört ana unsuru vardır: “Birincisi: İsteğe uyma, hükümde adaletsiz davranma, hatırlıları ve yakınları gözetme, insanları mevkilerine göre ayırıma tâbi tutma (5/ Mâide, 49-50). İkincisi: Hiddet ve gazaplanma, akıl ve mantığa göre hükmetmeme (48/Fetih, 24-26).  Üçüncüsü: Yaşama ve ölme şeklindeki yersiz kuruntuya dayalı korkaklık duygusu (3/ Âl-i İmrân, 154). Korkaklık duygusu, bencillik ve kendini düşünmekten kaynaklanmaktadır. Bunun toplumsallaşması tehlikeli boyut olup sosyal dayanışmanın yıkılmasını sağlar, ferdileşme öne çıkar. Dördüncüsü: Kadın açısından ortaya çıkmaktadır. Kendini teşhir eden kadının erkeği sürüklediği durumu ifade eder (33/Ahzâb, 32-33).”[18]

Cahiliyet, cahiliye, belli bir zaman ve mekân kısıtlaması olmadan insanlığın tutum, tavır, davranış ve sosyal yapısını, yaşamını belirleyen bir vasıftır. O sebeple cahiliye, salt Hz. Peygamber’den önce var olan ve yaşanan bir dönem özelliği değildir. Hangi zaman ve mekânda olursa olsun cahiliye, fert ve topluma genel bir bilgisizliğin hâkim olması ve de fert ve toplumların ilişkilerinde bencilliğin hâkim olması, hak ve adaletin önemsenmemesine ilişkin sosyal bir özelliktir. Bilim ve teknolojide ileri düzeyde olmuş olmak beşerî yönden, insani ve toplumsal seviye açısından cahil olma özelliğini ortadan kaldırmamaktadır ve de kaldırmaz.

Cehalettin bu özelliğinden dolayı ilim ve irfanın ruhu Hz. Peygamber (s.), “Cehaletten daha şiddetli bir fakirlik yoktur.” “Bilmediklerinizi sorunuz. Cehaletin ilacı sualdir (yani soru sorup öğrenmektir).” ifadelerini özellikle kullanmıştır. Cehaletin tehlikesine dikkat çeken İmam-ı Şafii: “Cahil, cehaletinden dolayı mazur sayılsaydı, cehalet ilimden üstün olurdu.” derken İbn Kayyım şöyle demiştir: “İnsanların hakkı kabul etmeyip ona karşı muhalefet etmelerinin sebeplerinden biri de cehalettir. İnsanların çoğu bu yüzden hakka yanaşmaz. Zira bir şeyi bilmeyen, ona ve ona sahip çıkanlara düşman olur. Cehalete, hakkı emredenlere karşı beslenen kin eklenince daha fazla engelleyici olur. Alışkanlığı, geleneği ve yetişmesi atalarının hayat tarzına ve onların değerlerine göre olan kimse için cehalet, daha da büyük engel teşkil eder. Davet edildiği hakkın, makamını, konumunu ve arzularını kaybettirmesini düşündüğü zaman cehalet daha etkili olur (7/A’râf, 138).”[19]

Cehalet düzeyine bağlı olarak insanların düşünme, değerlendirme, algılama, analiz etme ve de yapma yetenekleri farklıdır. Bazı insanlar cahil olduklarından ötürü batıl inançların peşine düşmüş, bazıları ise her şeyden mahrum kalmıştır. Bu sebeple cehaletten kaynaklanan farklı yaklaşımlar, insanlar ve toplumlar arasında düşünme ve hayat tarzında ihtilaflara yol açar. Cehalet karanlığının en tehlikeli yönü, ihtilafı tefrikaya dönüştürme noktasında etkin olmasıdır.

Sonuç

İnsan hayatında ve insanlık tarihinin her döneminde ihtilafın bulunmasının sebebi, insanların yaratılışla beraber kazandığı anlayış, görüş, söz ve ifade, çözüm, sorunu ele alış ve sunuş, üslup, muhataba yaklaşım, iletişim ve eylem farklılıklarının varlığıdır. Bu sebeple herhangi bir mesele, farklı kişiler tarafından farklı bir şekilde ele alınıp farklı yaklaşımlarla çözülebilir ve de çözülmek istenebilir. Bu farklı yaklaşımlar ile bazen ortak bir noktada buluşulup müşterek bir çözüme/sonuca ulaşılabilir. Bazen de birden fazla farklı çözüm ortaya çıkabilir.

Bunun için ihtilafın ortaya çıkmasındaki farklı sebeplerin iyi analiz edilip bir yol haritası oluşturulması zorunluluğu vardır. İhtilafın psikolojik, sosyolojik, ahlaki, siyasi ve stratejik-taktik sebepleri dikkate alınmalıdır. İhtilafın sosyolojik sebeplerini oluşturan taklit etme yaklaşımı, cehalet, kurulu düzeni koruma, başarısızlık, asabiyet, sorumsuzluk (sorumluluk ihmali) ve kültür çatışmasının meydana getireceği toplumsal gerilimin nelere sebebiyet verebileceğinin daha iyi anlaşılabilmesi için kimlik oluşumu olgusu ele alınıp özellikle değerlendirilmelidir.

İhtilafın sosyolojik ana sebeplerinden taklit etme yaklaşımına ve cehalete yakından bakıldığında şu hakikatlerin farkına varılacaktır. Cahiliye, salt Hz. Peygamber’den önceki inanç, tutum ve davranışlarla sınırlanamaz. Nitekim Hz. Peygamber cahiliyeye geçmişte kalan bir dönem olarak bakmamış, aksine bunun her fırsatta tekrar ortaya çıkabileceğini düşünmüş ve bu yönde uyarılarda bulunmuştur. Şu hâlde hangi zaman ve mekânda olursa olsun cahiliye, fert ve topluma genel bir bilgisizliğin ve de fert ve toplumların ilişkilerinde bencilliğin hâkim olması, hak ve adaletin önemsenmemesine ilişkin sosyal bir özelliktir. Bilim ve teknolojide gelişmek beşerî yönden, insani ve toplumsal seviye açısından cahil olma özelliğini ortadan kaldırmamaktadır. Bilakis insanların nefsani ve keyfî arzularına köle gibi teslim oldukları, vahye tabi olmayı reddettikleri, zulüm, sömürü ve ırkçılık gibi yaygın kötülüklerle beslenip ayakta duran sistemlerin hâkim olduğu her zaman ve mekânda cahiliye varlığını sürdürmektedir.[20]

İnsanların iman ediş süreçleriyle ilgili olarak Kur’ân-ı Kerim’de genelde cahiliye, İslâm ve iman olmak üzere üç ana evrenin bulunduğu görülmektedir. Bir insan iman etmeye karar verdiğinde kalbinde cahiliye döneminde yerleşen değerler, siyah noktalar, bir adımda kalbinden atılamamaktadır. İman etme kararı ile başlayan beyaz noktalar birikimi, İslâm dairesini oluşturmaktadır. Bu dairede siyah ve beyaz noktalar birlikte vardır. İman etme noktasındaki gayret ve kararlılık, siyah noktaları tasfiye ederek kalbin bembeyaz olmasını sağlar.

İslâm ve iman evrelerinde sürekli bir duyarlılık hâli olmaz hassasiyet kaybı meydana gelirse bu kez iman dairesinden İslâm dairesine yönelme meydana gelebilir fakat İslâm dairesine henüz girilmemiş olabilir. Kur’ân’ın “Ey iman edenler iman edin!” çağrısı, iman edenlerin ihtilafın sosyolojik sebeplerinden olan cahiliyenin etkisine karşı duyarlı olmalarına yöneliktir: “Ey iman edenler, Allah’a, resûlüne, resûlüne indirdiği kitaba ve bundan önce indirdiği kitaba iman edin. Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkâr ederse, kuşkusuz uzak bir sapıklıkla sapıtmıştır.” (4/Nisâ, 136).  Benzer şekilde insan, İslâm dairesinden cahiliye dairesine yönelmiş ancak onun içerisine henüz girmemiş olabilir. Hiç şüphesiz Hakk’ın huzuruna çıkmak için hakikatten başka rehber yoktur, zira Hakk hakikat ister. Hakikatten yüz çevirenler farz-ı muhâl dünyada kâr etseler de ahirette ebedî hüsrana mahkûmdurlar. “Kimi insanlar vardır ki güzellik ve iyiliklerden kaçınır, çirkinlik ve kötülüklere yönelir. Kötü amellerin tehlikeli bir girdap olduğunu hem akıl hem de dinî açıdan bildiği hâlde o korkutucu girdaptan yüz çevirmez, iyilikler anayoluna koşmaz. Dünyadaki alçak menfaatleri uhrevi faydalara tercih eder. Rüzgâr hangi taraftan eserse fırıldak gibi o yöne döner ve oradan gelecek hazzı düşünür.”[21] Bu bakımdan Kur’ân’ın “Ey iman edenler İslâm’a girin” çağrısı, “geri dönün” amaçlı bir uyarıdır: “Ey iman edenler, hepiniz topluca silme/İslâm’a girin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır.” (2/Bakara, 208).

Dünyada günbegün başa gelen bela ve musibetler üzerinde tefekkür edilirse, bu yüzden ahirette uğranılacak hesaba gelmez azap takdir edilebilir. Şu ayeti kerime insanın sorumlu bir varlık olduğunu, vazife şuuru içinde yaşaması gerektiğini ve müminlerin verdikleri söze ve her türlü emanete sahip çıkmaları gerektiğini hatırlatmaktadır: “Ey iman edenler, Allah’a ve resûlüne ihanet etmeyin, bile bile emanetlerinize de ihanet etmeyin.” (8/Enfâl, 27).

[1] Burhanettin Can, “İhtilaf Ahlakının İnşası Tarihî Bir Sorumluluktur”, Umran, 2017, sayı: 271, s. 4-11. Halil Aldemir, age., s.31-50. Halil Aldemir, Kur’ân-ı Kerim’e Göre İhtilaf, Nedenleri Alanları, Boyutları, Çözüm Yolları, Kitabi Yayınevi, İstanbul, 2010, s. 31-50.

[2] Bozkurt Güvenç, Türk Kimliği, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1997, s. 5.

[3] Yusuf Çağlayan, Osmanlı’dan Ortadoğu’ya Sosyolojik Savaş, Etkileşim Yayınları, İstanbul, 2013, s. 43-45.

[4] Anthony Giddens & Philip W. Sutton Giddens, Sosyoloji, çev. Emine Arzu Kayhan, Kırmızı Yayınları, İstanbul, 2012, s. 77-82. Mahmut Tezcan, Sosyal ve Kültürel Değişme, Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Yayınları, Ankara, 1984, s. 2-10.

[5] Mahmut Tezcan, age. s. 2-10.

[6] Anthony Giddens & Philip W. Sutton Giddens, age. s. 77-82.

[7] Halil Aldemir, age., s. 31-50. Taha Cabir Alvani, İhtilaf, Farkın Farkındalığı, çev. İbrahim Kapaklıkaya, Mahya Yayınları, İstanbul, 2012, s. 25-34. Yusuf Karadâvî, İhtilaf ve Tefrikalar Karşısında İslami Tavır, çev. Ersan Urcan, Nida Yayıncılık, İstanbul, 2014, s. 15-25, 176-180.

[8] D. Mehmet Doğan, Büyük Türkçe Sözlük, Pınar Yayınları, İstanbul, 2005. Türk Dil Kurumu, Türkçe Sözlük, Ankara, 2005.

[9] Halil Aldemir, age., s. 105.

[10] Halil Aldemir, age., s. 105.

[11] D. Mehmet Doğan, age. Türk Dil Kurumu, age.

[12] Karaman, F. vd., Dinî Kavramlar Sözlüğü, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara, 2006, s. 185, 642.

[13] D. Mehmet Doğan, age. Türk Dil Kurumu, age.

[14] Karaman, F. ve diğerleri, age., s. 86, 87, 185, 642.

[15] Karaman, F. ve diğerleri, age., s. 86, 87, 185, 642.

[16] Râğıb el-İsfahani, Müfredât, Kur’ân Kavramları Sözlüğü, çev. Yusuf Türker, Pınar Yayınları, İstanbul s. 355-356.

[17] Muhammed Esed, Kur’ân Kavramları, haz. Ömer Aydın & Ertuğrul Özalp, İşaret Yayınları, İstanbul, 2016, s. 46.

[18] Muhammed el-Behiy; İnanç ve Amelde Kur’âni Kavramlar, çev. Ali Turgut, Yöneliş Yayınları, İstanbul, 1988, s. 256-259.

[19] Halil Aldemir, age., s. 31-50, 111.

[20] Mustafa Fayda, “Câhiliye”, TDV İslâm Ansiklopedisi, İstanbul, 1993, cilt: 7, s. 19.

[21] İbnü’l Emin Mahmud Kemal, “Selâmet İltizâm-ı Hakîkattedir”, Beyânu’l-Hak, 1327/1909, cilt: II, sayı: 33, s. 771-773.

 

1 Eylül 2026 Salı

İHTİLAF AHLAKININ İNŞASI TARİHÎ BİR SORUMLULUKTUR-1: KAVRAMSAL ANALİZ VE İHTİLAF ETMENİN PSİKOLOJİK SEBEPLERİ

 Burhanettin Can  – Umran Dergisi/Eylül 2026-385. Sayı

İfrat ve tefrit insanlığın iki uç yaklaşımıdır. O sebeple İslâm ümmeti vasat, mutedil, orta bir ümmet olarak tanımlanmaktadır. Buna rağmen ümmetin bir kısmı, bugün hemen hemen her türlü ihtilafı tefrikaya, kavgaya dönüştürebilmekte, ümmetin mensupları arasında kargaşaya yol açabilmektedir. Bunun sebebi hikmeti nedir? Bu hastalıklı durumdan kurtulmak için ne yapılmalıdır? Burada konunun daha iyi anlaşılabilmesi için öncelikle kavramsal bir analiz yapılacak sonra da ihtilafın psikolojik sebepleri üzerinde durulacaktır.

İhtilaf ve Tefrika Kavramları

İhtilafın sözlük anlamı, bir konuda farklı düşünme, ayrılık, uyuşmazlıktır. İhtilafa düşmek ise farklı görüşlere sahip olmak, uyuşamamak, anlaşamamaktır.[1] İhtilaf, halefe kelimesinden türetilmiştir. Half, “önün, önde olanın zıddı”, yanı “arka, “arkada olan” demektir. Half aldığı farklı eklerle, yeni kelimeler meydana gelmekte, çok geniş bir anlam uzayı meydana getirmekte ve Kur’ân’da yaygın bir şekilde kullanılmaktadır: “Önceki kuşakların yerini almak” (7/169;19/59), “gıyabında bir başkasının yerine geçmek” (7/150), “alternatif olarak bir başkasının yerine geçmek” (43/60), “birine halife/vekil olmak” (7/142), “savaştan geri kalanlar” (9/83, 87, 93), “savaşa katılmaktan geri bırakılmak” (9/118; 48/11, 15, 16), “muhalefet etmek” (11/88; 24/63), “verilen sözden dönmek”(2/80; 3/9; 13/31; 20/86, 87; 22/47), “bir şeyin yerine başka bir şey getirmek” (34/39), “otorite etrafında öbeklenmekten kaçınmak” (9/120), “ayrılığa düşmek” (2/176, 213, 253; 3/39, 105; 4/157; 10/19, 93; 16/64, 124; 19/37; 42/10; 43/65; 45/17), “görüş ayrılığı yüzünden kararlaştırılan zamanda buluşamamak” (8/42), “egemen kılmak” (7/129; 24/55), “birini başkasının yerine geçirmek” (6/132; 11/57), “çapraz” (5/33; 7/124; 9/81; 20/71; 26/49), “sonra” (17/76), “birbiri ardı sıra dönüşümlü gelmek” (25/62), “bir başkasının yerine geçen kimse” (2/30, 38/26), “egemen olan kimse” (7/69; 6/165), “tutarsızlık” (4/82), “dönüşüm” (2/164; 3/190; 10/6; 23/30), “çeşitlilik” (30/22), “önceki neslin yerine geçen kötü nesil” (7/169; 19/59), “oruçlunun ağzının kokması”, “yemeğin tadının veya kokusunun değişmesi”, “çocuğun kendisi hakkında beslenen hüsnü zannı boşa çıkarması”, “çocuğun babasının ahlakından sapması”, “hastalıktan yemek yiyememek”, “geride kalmak”, “birinin yerine geçmek”, “halife olmak”,  “elbiseyi yamamak”, “arkadan yaklaşmak”, “ahmak olmak”, “devenin gebe olması”, “amansız muhalif olmak.”[2]

Dikkate almamız gereken bir başka nokta da “ihtilaf” kavramı ile bir şekilde anlam yakınlığı bulunan kavramların Kur’ân’da geçmesidir: “And, Ard, Cdl, Frk, Hcc, Hdd, Hsm, Kt’a, Nşz, Nz’a, Rdd, Şcr, Şkk, Şks, Vly.”[3]  Görülebileceği gibi ihtilafın semantik alanında özel ağırlıkları bulunan pek çok kavram yer almaktadır. İhtilaf tarihsel süreçte kazandığı ıstılahi (terimsel) anlamla çok daha önemli, etkin ve geniş bir anlam alanı oluşturmuştur. Bu boyutu ile Kur’ân’da çok yaygın bir şekilde kullanılmaktadır.

İhtilafla bağlantılı şekilde ortaya çıkabilecek durumlarla ilgi önemli bir kavram da tefrikadır. Tefrika, iki şey arasını ayırmak, yol çatallanmak anlamındaki f-r-k kökünden türemiş olup parçalara ve bölüklere ayırmak, bölücülük ve ayrıcalık yapmak demektir.[4] Fırka, sözlükte insanlardan ayrılan topluluk, bölüm, parti, tümen anlamındadır. Terim anlamıyla fırka, “İslâm fikir tarihinde siyasi düşünce veya itikadi telakkilere sahip bulunan mezhep anlamındaki düşünce akımı ve gruplarıdır.” Kur’ân’da “tefrîk”, “teferruk” şeklinde geçen bu kavram, dinde ve sosyal hayatta bölünmeyi, parçalanmayı, dağılıp çözülmeyi ifade etmektedir.[5] Tefrika, insan bünyesinde var olan heva-heves cephesinin, insan bünyesi üzerinde etkin olması, fıtratı bastırması, örtmesi sonucu tezahür eden bir ifrat hâlidir.

İhtilafın Sebepleri

İnsan hayatında ve insanlık tarihinin her döneminde ihtilafla karşılaşılmasının sebebi, insanların yaratılışla beraber kazandığı anlayış, görüş, söz ve ifade, çözüm, sorunu ele alış ve sunuş, üslup, muhataba yaklaşım ve iletişim ve eylem farklılıklarının bulunmasıdır. Bu sebeple herhangi bir mesele, farklı kişiler tarafından farklı bir şekilde ele alınıp farklı yaklaşımlarla çözülebilir ve de çözülmek istenebilir. Bunlarla bazen ortak bir noktada buluşulup müşterek bir çözüme ulaşılabilir. Bazen de birden fazla farklı çözüm ortaya çıkabilir. Allah insanları, akıl, zekâ, zihinsel yetenek, algılama, analiz etme, sorun çözme/görüş ayrılığı, dil, ten rengi/fiziksel görüntü/güzel ve çirkin konuşma vb. açılardan farklı yaratmıştır.

Bu sebeple tüm insanlar bu bağlamda aynı şekilde algılama, düşünme, hareket etme, çözüm üretme, strateji ve taktik geliştirme gibi bir yeteneğe ve de sorumluluğa sahip değillerdir. Rûm Suresi’nin ilgili ayetleri konulara/olaylara bağlı olarak insanların algılamalarının, yorumlamalarının, değerlendirmelerinin farklılık arz edeceğine ilişkin bir sınıflandırma yapmaktadır: 1- “Düşünebilmekte olan bir kavim için gerçekten ayetler vardır.” (30/21). 2- “Âlimler için gerçekten ayetler vardır.” (30/22). 3- ‘İşitebilen bir kavim için gerçekten ayetler vardır.’ (30/23). 4- “Aklını kullanabilecek bir kavim için gerçekten ayetler vardır.” (30/24). “Aklını kullanabilen bir kavim için ayetleri böyle birer birer açıklarız.” (30/28).

Bu sebeple insanların aralarında görüş farklılığının doğması ve buna bağlı olarak da insanlar arasındaki ihtilafların meydana gelmesi tabiidir. İnsanlar arasındaki ihtilaflar herhangi bir konuda görüş farklılığı ile başlamaktadır. Bunun devamı insanların yapısına, psikolojisine, sorumluluk yaklaşımına, şuurlu olup olmamasına bağlı olarak ya olumlu bir boyuta ya da olumsuz bir boyuta ulaşır. Olumsuz boyutta, karşılıklı tartışma, karşılıklı suçlama, karşılıklı kavga söz konusudur. O sebeple ihtilaf, görüş farklılığını, aktif tartışmayı, çatışmayı ve hizipçiliği bünyesinde barındıran önemli bir kavramdır. Bu bağlamda ihtilaf ile aynı kökenden gelen hilaf arasında bir örtüşme söz konusudur. Hilaf, bazen ihtilaf yerine kullanılmaktadır. Hilafın özünde ihtilaftaki gibi farklılık, uzlaşmazlık ve çatışma anlamları bulunması ile birlikte ihtilaftan anlam ve kapsam bakımından daha geniştir.[6]

Kur’ân’a bakıldığında ihtilaf kavramının iki farklı boyutu ile karşılaşılmaktadır: Kâinatın işleyişindeki ihtilaf (2/Bakara 164) ve insanların hayatlarında var olan fikrî ihtilaf. Sünnetullahın sonucu olan her şeyin zevciyat (çift, eş) yaratılması, kâinatın işleyişindeki ihtilaf şeklidir: Dişi-erkek, aydınlık-karanlık, gece-gündüz, elektron-pozitron şeklindeki yaratılış. Dillerin ve renklerin ihtilafı/farklı oluşu da ilahi sünnetin bir sonucudur (30/Rûm 22; 35/Fâtır 27).

Bünyemize yaratılıştan yerleştirilen ihtilaf etme eğilim ya da yeteneği, hangi durumlarda bizi iyiye, güzele, doğruya, gerçeğe, hakka, kardeşliğe yönlendirir ve hangi durumlarda da bizi, kötüye, çirkine, yanlışa, batıla, kaosa, düşmanlığa doğru yol almamıza yol açar? Bunun için ihtilafın doğmasının farklı sebepleri vardır. Bu farklı ihtilaf sebeplerini psikolojik, sosyolojik, ahlaki, siyasi ve stratejik/taktik sebepler olmak üzere beş ana grupta sıralayabiliriz.[7]

İhtilafın Psikolojik Sebepleri

İnsanların beyinlerinin, fizyolojik, psikolojik ve anatomik yapılarının farklı olması, Allah’ın yaratılış yasalarının bir sonucudur. Kadın ve erkek beyin yapıları, sağ ve sol beyin lobları, beyinlerdeki karar merkezleri, insandaki beş duyu ve sinir sistemleri farklı özelliklerdedir. Bu farklı oluş, beş duyu ile alınan dış etkenlerin sinir sistemi üzerinden beyne ulaşması ve beynin gelen verileri analiz edip bir hükme varması sonucu olaylar karşısında insanların değişik tepki vermelerine ve farklı çözüm üretmelerine yol açmaktadır. Bu açıdan ihtilafın psikolojik sebeplerini, farklı algılama, korku, taklit/özenti, fıtrat birimi ile heva birimi arasındaki iç çatışma şeklinde sınıflandırmak mümkündür. Buradaki amaç, insan psikolojisini ayrıntısı ile incelemek ve değerlendirmek değildir. İnsan psikolojisindeki bazı özelliklerin, insanlar arasında ihtilaflara yol açtığını göz önüne alarak Kur’ân ve Sünnet düzleminde ihtilafın analizini yapmaktır.

Farklı Algılama

Algı, duyu organlarından beyne ulaşan verilerin işlenerek bilgiye dönüştürülmesi sonucu bilginin örgütlenmesi, yorumlanması ve anlamlandırılması sürecine verilen addır. İnsanların algılamalarına bağlı olarak ne tepki verileceğine beynin farklı merkezleri karar vermektedir. İnsanlarda beyin, beş duyu, sinir sistemleri vb. değişik olduğundan bütün insanlarda algılama aynı şekilde gerçekleşmez. Algının meydana gelişinde sadece insan yapısı etkili değildir; aynı zamanda da içinde bulunduğu sosyokültürel ve sosyoekonomik çevre/dış etkenler de etkilidir. Bundan dolayı insanların algılama yetenekleri farklıdır. Bu ise tabiatıyla insanlar arasında ilişki, davranış, düşünce ve eylemlerdeki farklılığa dolayısıyla ihtilafa neden olur.

Özetle bir olayın ya da olgunun, bir sözün ya da söylemin farklı kişilerce farklı şekilde algılanması, kişilerarası iletişimlerde çeşitli sorunlara yol açabilir. Bir söz ya da söylem, bir kişi nezdinde şaka görülürken diğerince hakaret olarak algılanabilir. Türkiye’de coğrafi olarak farklı yörelerdeki insanların kullandığı kavramlar, bir yerde/yörede şaka şeklinde algılanırken; bir başka yerde/yörede hakaret telakki edilmektedir.

İhtilaf hadisesinin en güzel örneklerinden biri Bedir’de savaşın Müslümanlar tarafından kazanılmasından sonra elde edilen esirlerle ilgili ne yapılacağı konusunda sahabe arasında yaşananlardır. Ortaya çıkan ihtilafın nirengi noktası, Müslümanların savaşı kazanması sonrasında elde ettikleri esirlere nasıl davranılacağına ilişkin yaklaşım tarzıdır. Esir alınan müşriklerle ilgili öldürülme ve fidye karşılığında serbest bırakılma şeklinde iki farklı yaklaşım tarzı meydana gelmiştir: Konu ile ilgili Hz. Ömer’den ve Hz. Enes’ten rivayet edilen iki hadis şöyle özetlenebilir: “Hz. Ömer: ‘Bedir gününde iki taraf karşı karşıya geldiğinde yüce Allah müşrikleri ağır bir yenilgiye uğrattı. Onlardan yetmiş kişi öldürüldü. Yetmiş kişi de esir alındı. Peygamberimiz -salât ve selâm üzerine olsun- Ebû Bekir, Ömer ve Ali'nin fikirlerini sordu.  Ebû Bekir şöyle dedi, ‘Bu adamlar amca çocukları, akraba çocukları ve kardeştirler. Ben onlardan fidye almanı öneririm. Onlardan aldıklarımız küfre karşı bize güç kazandırır. Belki de Allah onları doğru yola iletir de bize yardımcı olurlar.’  Sonra Peygamberimiz, ‘Sen ne düşünüyorsun ey Ömer?’ dedi.  Ben de ‘Allah'a andolsun ki, ben Ebû Bekir'in fikrine katılmıyorum. Ben diyorum ki, müsaade etsen falan akrabamın boynunu vursam, Ali'nin de Ukeyli -Ebû Talib'in oğlu- öldürmesine izin versen, Hamza'ya da falan kardeşini öldürmesine izin versen, daha doğru olur. Böylece yüce Allah katında gönlümüzde müşriklere karşı bir sempatinin olmadığı belli olur.’ dedim. Şu adamlar müşriklerin yiğitleri, önderleri ve komutanlarıdır dedim. Ebû Bekir'in görüşü, Peygamberimizin hoşuna gitti, ama benim görüşümü hoş karşılamadı. Ve onlardan fidye aldı.[8]

Ertesi sabah Peygamberimiz ve Ebû Bekir'in yanına varınca ikisinin ağladığını gördüm. ‘Seni ve arkadaşını ağlatan nedir? Ağlanacak bir şey varsa ben de ağlayayım. Yoksa siz ağladığınız için ağlarım’ dedim. Peygamberimiz -salât ve selâm üzerine olsun- fidye aldıkları için arkadaşlarına sunulan azaptan dolayı ağlıyoruz. Size gelecek azabın -yanındaki bir ağacı işaret ederek- şu ağaçtan daha yakın olduğu bana sunuldu. Bunun üzerine yüce Allah: ‘Hiçbir peygambere, yeryüzünde kesin bir zafer kazanıncaya kadar esir alması yakışmaz. Siz dünyanın geçici yararını istiyorsunuz. Oysa Allah (size) ahireti istemektedir. Allah, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.’ (8/Enfâl 67) ayetini indirdi.”[9]

“Hz. Enes: Bedir günü Peygamberimiz esirler konusunda Müslümanların görüşlerini sordu. Şöyle dedi Allah Resûlü: ‘Kuşkusuz yüce Allah, onlara karşı size bir fırsat vermiştir.’  Ömer b. Hattab kalktı ve şöyle dedi: ‘Ya Resûlallah, boyunlarını vur onların.’ Peygamberimiz ondan yüz çevirdi ve tekrar, ‘Ey insanlar, kuşkusuz yüce Allah, onlara karşı size bir fırsat vermiştir. Fakat unutmayınız ki, bunlar daha düne kadar sizin kardeşlerinizdi.’ dedi.  Ömer yine kalktı ve ‘Ya Resûlallah, boyunlarını vur.’ dedi.  Peygamberimiz ondan yüz çevirdi ve tekrar halka aynı şekilde söyledi.  Hz. Ebû Bekir kalktı ve ‘Ya Resûlallah onları bağışlamak ve fidye almak düşüncesinde olduğunu görüyoruz.’ dedi.  Ebû Bekir'in bu sözleri üzerine, Peygamberimiz’in yüzündeki hüznün belirtileri gitti. Esirleri bağışladı ve onlardan fidye kabul etti. Bunun üzerine yüce Allah şu ayet indirdi (8/Enfâl 67).”

Burada farklı görüşlerin ileri sürülmesi ile bir ihtilaf tezahür etmiştir. Olayın bir boyutu farklı algı ve yaklaşımlardan dolayı psikolojik iken diğer boyutu da stratejik yaklaşım tarzıdır. Akrabalık duygusallığı ve fidye elde etme yaklaşımı bir taraftan etkili olurken, diğer taraftan İslâm’ın coğrafyada tam bir hâkimiyet kurması için esirleri öldürme yaklaşımı etkili olmuştur. Gelen ayet ile Allah hem tüm müminleri uyarmış hem de onlara stratejik yaklaşım yapmaları gerektiğini hatırlatmıştır.

Hz. Süleyman ile Saba melikesi Belkıs arasındaki mücadeleye Kur’ân-ı Kerim’de Neml Suresi’nin 15-44. ayetlerinde yer verilmektedir. Bu mücadelede Belkıs’ın Hz. Süleyman ile görüşmeye geleceği ifade edilmektedir.  Hz. Süleyman Belkıs gelmeden önce onun köşkünü Yemen’den Kudüs’e, kendi mekânına getirmiş ve de köşkün zemininde su dolu havuz görüntüsü verecek bir değişiklik yaptırmıştır. Belkıs, Hz. Süleyman’ın yanına geldiğinde Hz. Süleyman ona köşke girmesini söylemiştir: “Ona: ‘Köşke gir.’ denildi. Onu görünce derin bir su sandı ve (eteğini çekerek) ayaklarını açtı. (Süleyman:) Dedi ki: ‘Gerçekte bu, saydam camdan olma düzeltilmiş bir köşk-zeminidir.’  Dedi ki: ‘Rabbim, gerçekten ben kendime zulmettim; (artık) ben Süleyman'la birlikte âlemlerin Rabbi Allah'a teslim oldum.’” (27/Neml 44)

Bu bağlamda Kur’ân ayetlerinde değişik konularda/olaylarda farklı algılamaların olduğu bunun uzantısında da ihtilafların meydana geldiği hatırlatılmaktadır. Bu olguyla insanlık tarihinde çok sık karşılaşılır. (2/Bakara 187, 176; 11/Hûd 118, 119).

Korku

Ümit ve korku insan psikolojisindeki temel özelliklerdendir. Her iki kavram da insan hayatının tanziminde etkindir. Korkunun sözlük anlamları şunlardır: “Tehlikeli bir hâl, sıkıntı veya bunlarla ilgili düşüncelerin doğurduğu heyecanla yüklü his, havf, bim, hevl, perva, kaygı, endişe, tasa, üzüntü, ürkme, dehşet, tehlike, muhatara.” korkmak ise “korkuya uğramak, korku hissetmek, havf etmek, sakınmak, çekinmek, endişe etmek, vehme kapılmak, cesaret edememek,  ürkmek.”[10] Görüldüğü üzere korku kişiye, nesneye, diğer canlılara, meydana gelen olaylara, olayların şiddetine bağlı olarak kişide meydana gelen heyecansal bir tepki hâlidir. Kur’ân’da yukarıdaki anlamlar uzayında korku için farklı kavramlar kullanılmaktadır: Haşyet: 20/94; 33/37; 35/28. Havf: 2/38; 11/70; 33/19. Fez’: 38/22. Rahb: 2/40; 16/51. Peygamberlerin kavimleri ve yönetimleri arasında değişik sebeplerle korku merkezli ihtilafların meydana geldiğini Kur’ân’da çok rahat görebilmekteyiz.

Hz. Musa İsrâiloğulları’nı yarılan denizden geçirterek Firavun’un zulmünden kurtarmıştır. Firavunların zulmü altında 2-3 yüzyıl köle olarak yaşayanları kölelik psikolojisinden kurtarmak için yıllarca değişik ortamlara götürerek dolaştırmıştır. Filistin’de ‘Arz-ı Mukaddes’e/Kutsal yere girerek oradaki düşmanla savaşmalarını ve bölgeye yerleşmelerini istemiştir (5/Mâide 20, 21). Fakat Hz. Musa’nın kavmi bu isteğe, orada zorba bir kavmin varlığından dolayı şiddetle karşı çıkmıştır. (5/Mâide 22). İsrâiloğulları’nın bu genel tavrına karşılık “korkanlar arasında bulunan Allah'ın kendilerine nimet verdiği iki kişi”, onların bu tavrına karşı çıkarak bölgeye “kapıdan girdikleri zaman galip geleceklerini” topluluğa bildirerek farklı düşündüklerini beyan etmiş ve topluluğa muhalefet etmişlerdir (5/Mâide 23).

Bütün bu süreçlerden sonra İsrâiloğulları, Hz. Musa’ya karşı çıkarak bizzat Hz. Musa ile Rabbinin bölgeye gidip “savaşmalarını”, “oradaki düşman halkı yok etmelerini” istemişlerdir. Bu yapılmadığı takdirde Hz. Musa’ya itaat etmeyeceklerini, emrini uygulamayacaklarını çok açık bir şekilde beyan ederek ciddi bir ihtilafın ortaya çıkmasına sebep olmuşlardır (5/Mâide 24). Hz. Musa’nın kavminin bu tavrı, ihtilafın tefrikaya dönüşmesine sebebiyet vermiş ve Hz. Musa ile kardeşi bir tarafta kavimleri ise karşılarında konumlanmışlardır (5/Mâide 25).

Hz. Peygamber (s.)’in verdiği mücadelede geldiği nokta, stratejik olarak Mekke’nin fethedilmesi aşamasıdır. Hz. Peygamber, akrabalık bağlarını da göz önüne alarak, Kureyş’i hazırlıksız yakalayarak en az zararla Mekke’nin fethedilmesi ile ilgili çok gizli şekilde savaş hazırlıklarına başlamıştır. İslâm ordusu tam hareket etmek üzere iken Bedir ehlinden Hatib İbn’i Ebi Beltea, Mekke’deki sefer hazırlığını ve İslâm ordusunun Mekke’nin üzerine yürüneceğini bir mektup yazıp Mekkeli bir kadına vererek müşriklere göndermiştir. Hz. Peygamber bu mektup olayından haberdar edilmiş, kadının yakalanıp getirilmesi için Hz. Ali ile Hz. Zübeyr’i görevlendirmiştir. Kadını yakalayarak Medine’ye geri getirmişler ve üzerindeki mektubu da Hz. Peygamber’e sunmuşlardır. Peygamber Hatib’e mektubu Kureyş yöneticilerine yazma sebebini sormuştur. Hatib’in verdiği cevap, Mekke’deki akrabalarına Kureyşlilerin kötü bir şey yapabilecekleri korkusundan dolayı mektubu yazdığını şöylece ifade etmiştir: “Vallahi, ya Resûlallah, ben iman ve İslâm’dan ayrılmış değilim. Allah’a ve Peygamber’e inanıyorum. Fakat Kureyş içine yabandan gelip karışmış bir adamdım. Muhacirler gibi kavim ve kabile sahibi değilim. Bütün evlâdü iyâlim Mekke’de/Mekke’de çoluk çocuğum var, onları himaye edecek kimsem yok. Kureyş’e yaranırım da onlara dokunmazlar diye bu işi yaptım/Kureyş’e bir iyilik edeyim de bunları koruyayım. dedim.”[11]

Çok dikkat çekici ve düşündürücü olan Hatib’in Bedir ashabından ve itibarının çok yüksek olmasıydı. Ne yazık ki akrabalık bağı, dava şuurunun önüne geçmiş, bilmeyerek bugünkü tabirle ihanet denebilecek bir tavır sergilemiştir. Onun bu tavrına karşı Hz. Ömer, “Ya Resûlallah! Emret de şunun kellesini uçurayım, çünkü münafıklık etti.” deyip çok sert bir tavır ortaya koyarak ciddi bir ihtilafın ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Hz. Peygamber bu isteğe karşı çıkmıştır: “Ya Ömer, Bedir’de bulunan bir adamı muaheze etme. Ne bilirsin, belki Cenab-ı Hak Bedir ashabının yaptıklarını affetmiştir.”

Bu yaklaşım ile ortaya çıkan ihtilaf tefrikaya dönmeden engellenmiştir. Bu olay üzerine Mümtehine Suresi’nden bazı ayetler Hz. Peygamber’e gönderilerek iman edenler hayati bir konuda çok ciddi bir şekilde uyarılmışlardır” (60/Mümtehine 1).

Fıtrat ile Heva Arasındaki İç Çatışma

İnsan yaratılışından gelen, bünyesinde bulunan ve sürekli birbiri ile çatışan fıtrat ve heva cephelerinden (94/4, 5; 91/7-10) gelen olumlu ve olumsuz etkiler neticesinde oluşan bileşke kuvvet, insanlar arasında düşünce, inanma, hareket etme, yaşama biçimi vb. konularda aralarında farklılıklar oluşturmaktadır. Bu farklılıklar ve bunlara getirilen çözüm şekilleri, fıtrat yasaları ile uyumlu olduğu, güzel ve doğru ahlak kurallarına uyduğu, nefsaniyet emaresi taşımadığı sürece, görüş ayrılıkları tefrikaya dönüşmeyecek ve çatışmalar meydana gelmeyecektir. Bu durumda ihtilaflar son derece faydalı, yararlı ve de olumludur. Bu durumda ilmî düşünce gelişir, sorunlar/meseleler minimum zararla çözülür, farklı seçenekler/alternatifler ortaya çıkar, toplumsal dayanışma ve bütünleşme sağlanır. Fakat aksi bir durum meydana geldiğinde ihtilaflar tefrikaya, ardından çatışmaya dönüşecek, toplumsal huzur ve güven bozulacaktır. Bu bağlamda sahabe arasında ihtilafa neden olan ve Kur’ân’da yer alan önemli konulardan biri de Tebük Seferi sürecinde vuku bulan olaylar zinciridir.

Hicretin 9. yılında topyekûn savaş çağrısı ile yapılmış genel bir seferberlik olan Tebük Seferi, Roma imparatorunun Medine’ye sefer yapmak üzere olduğu haberi Hz. Peygamber’e ulaşınca başlatıldı. Roma, dönemin en güçlü devletlerinden biri olup yakın bir tarihte İran’ı yenerek büyük bir itibar kazanmıştı. Böyle bir devletin İslâm devletine savaş hazırlığı içerisine girmiş olması, Hz. Peygamber açısından önemliydi. Çok ciddi bir hazırlık yapılması, mümkün olduğu kadar sefere çıkacak ordunun sayıca büyük olması ve yol boyu ihtiyaçlarını karşılayacak güçlü bir altyapı kurulması gerekiyordu. Geçmiş savaşlarda hedef söylenmez, gidilecek yer açıkça belirtilmezdi. Muhatap Roma ve mesafe uzak olunca hem hedef hem de yol açık bir şekilde duyurulmuş ve sefere herkesin katılması açık bir şekilde istenmiştir.

Kur’ân’da Tevbe Suresi’nin 38’den 120’ye kadarki ayetleri Tebük düzleminde meydana gelen durumlarla ilgilidir. Seferin gerçekleşeceği yılda Hicaz ve Necid’de büyük bir kıtlık yaşanmış, hurmalar harap olmuş, develer ölmüş ve birçok hayvan da telef olmuştur. O dönem Medine’de mevsim çok sıcaktı. Medine hurmaları olgunlaşmış, toplanma zamanı gelmişti. Müslümanların durumları ekonomik bakımdan iyi değildir. Ayrıca hem gidilecek mesafe çok uzun hem de çarpışılacak düşman çok güçlüdür. Böyle sıcak bir mevsimde ordunun çölde hareketi kolay olmayacak, çok çile çekilecekti.

Böyle bir ortamda savaşa katılma konusunda, iman edenlerin bir kısmında bir isteksizlik meydana gelmiş, hareket kabiliyetleri zayıflamıştır (9/Tevbe 38). Bu durumun devam etmesi hâlinde toplum Allah tarafından cezalandırılacak ve başka bir toplumla değiştirilecektir (9/Tevbe 39). İman edenlerin Allah yolunda malları ve canları ile cihad etmelerinin kendilerinin yararına olduğu Allah tarafından hatırlatılmaktadır (9/Tevbe 41). Münafık takımının menfaat ilişkisine dikkat çekilmektedir (9/Tevbe 42). Allah, bu hususta doğru söyleyenler ile yalancılar tam manasıyla açığa çıkıp bilinmeden yalancılara, münafıklara, menfaatperestlere, dünyaya tapanlara savaşa gitmeme izni vermesinin yanlış olduğunu Resûlü’ne söylemektedir. (9/Tevbe 43-46). Savaşa katılmayan bu münafıklar kümesinin, savaşa katılmaları durumunda kötülük yapacakları, fitne meydana getirip yaygınlaştıracakları Allah tarafından iman edenlere bildirilmektedir (9/Tevbe 47-51).

Düşman Roma’nın ekonomik durumunun iç açıcı olmayışı Tebük Seferi’ni daha kritik duruma getiriyordu. Bu sefer esnasında, Müslümanlar, samimi Müslümanlardan olduğu hâlde sefere katılmayan üç kişi (Ka’b b. Malik, Mürâre b. Rebî’, Hilal b. Ümeyye), samimi Müslümanlardan Ebû Hayseme, orduya hiç katılmayan münafıklar, önce orduya katılıp sonradan Peygamber tarafından Medine’de kalmaları istenen münafıklar (Ubeyy b. Abdullah ve mahiyeti) olmak üzere beş grup insan ortaya çıktı.

Tebük aynı zamanda bir arınma sürecidir. Münafıkların çıkardığı ihtilaf, çatışmaya ulaşmayan bir tefrika hareketi olarak kalmıştır. Bazılarının Hz. Peygamber’e sundukları gerekçeler mide bulandırıcıdır. Sefere çıkan ordu çok görkemli bir şekilde uğurlanmıştır. Özellikle bu uğurlamada kadınların damlara çıkarak tezahürat yapması geride kalan bazı Müslümanları üzmüştür. Bunlardan biri de Ebû Hayseme’dir. Sefere çıkmayıp evine döndüğünde hanımlarının kendisine yemek ve su hazırladıklarını görünce iç dünyasında fıtrat ve heva çatışması alevlenmiş, fıtrat cephesi baskın hâle gelerek sefere çıkmaya karar verip orduya katılmak üzere harekete geçmiştir. Nitekim şu söz bunu doğrulamaktadır: “Peygamber güneşin yakıcı sıcağında, rüzgârda yürüdüğü, her yorgunluğu göze aldığı hâlde, Ebû Hayseme’ye huzur ve istirahat, serinlik ve şenlik içinde durması, iki hanımının yanında, hazırlanmış yemeğini yemesi hiç olacak şey mi? Bana hemen azık hazırlayın, Peygamber’e yetişeyim.”[12]

Tebük Seferi’ne katılmayan Müslümanlardan üç kişi Ka’b b. Malik, Mürâre b. Rebî’, Hilal b. Ümeyye idi. Ka’b b. Malik, İkinci Akabe Biatı’na ve Bedir hariç tüm savaşlara katılmış biriydi. Ka’b b. Malik’in psikolojisi, Tebük sefer hazırlıkları başladığı zaman kendi ifadesi ile ilginçti. Niçin savaş hazırlıklarını ağırdan aldığını, o şekilde davrandığını kendisi de anlayabilmiş değildi. Onun söyledikleri, içinde bulunduğu psikoloji, konumuz açısından fıtrat ile hevanın meydana getirdiği iç çatışmanın güzel bir örneği idi: “Böyle bir zamanda Resûlüllah sefer hazırlıklarına girişmişti. Hz. Peygamber ve yanındakiler teçhizatlarını hazırladılar, ben de onlarla beraber gidiyor, fakat bir hazırlık yapmadan dönüp geliyordum. Kendi kendime de diyordum ki, gücüm var, daha vakitte var, ne zaman olsa hazırlık yapabilirim. Bir süre böyle geçti. Derken iş birdenbire ciddileşti. Bir sabah Allah Resûlü ile beraberindeki Müslümanlar ansızın hareket edip yola çıktılar. Oysa ben hazırlanmamıştım. Bir iki gün içerisinde hazırlanır, arkalarından yetişirim, dedim. Onlar ayrıldıktan sonra hazırlık yapayım, bazı şeyleri tedarik edeyim diye gittim, yine de bir şey yapamadan döndüm. Sonra yine gittim, yine de bir şey yapamadan döndüm. Ben bu hâlde iken onlar süratle gittiler. Gaza ilerledi. İstedim ki her ne olursa olsun, hemen bir bineğe atlayıp gideyim, yetişeyim. Keşke yapsaydım, lakin kısmet değilmiş yapamadım. Allah Resûlü gittikten sonra Medine de halk içine çıkıp dolaştıkça mahzun oluyordum. Zira gördüklerim ya münafık olarak mimli ya da sakat ve özürlü kimselerdi. Tebük’e varıncaya kadar Resûl-i Ekrem, beni hiç anıp sormamış, fakat Tebük’te konaklayıp otururken bir ara “Ka’b ne yaptı?” buyurmuş. Beni Seleme kabilesinden biri de “İki giysisi ve etrafına gururla bakması onu alıkoydu.” demiş, Muaz b. Cebel de “Fena konuştun, vallahi biz onun hakkında hayırdan başka bir şey bilmeyiz”, demiş, Resûlüllah da sükût buyurmuş.”[13]

Tebük Seferi’nde Roma müminlerle savaşmaya cesaret edemeyip geri çekilince Hz. Peygamber büyük bir zafer kazanmış, bulunduğu bölgede değişik kabilelerle özel antlaşmalar yaparak nüfuz alanını genişletmiştir. Ordunun zaferle geri dönmesi sefere katılmayan yukarıdaki grupta yer alan iki farklı insan unsurunu değişik şekillerde etkilemiştir.

Tebük Seferi dönüşü gerçek münafıklar Hz. Peygamber’e gelip özür dilemişler, yalan söyleyerek mazeretlerinin kabulünü istemişlerdir. Hz. Peygamber onların özürlerini kabul ederek dış görünüşü ile söylenenleri tasdik etmiş, işin içyüzünü/hesabını ise Allah’a havale etmiştir.

Böyle bir ortamda Ka’b b. Malik Hz. Peygamber’in huzuruna varınca “öfkeli bir şekilde tebessüm etmiş” ve “gel bakalım” deyip yanına çağırmıştır. Ka’b b. Malik Hz. Peygamber’in yanına varıp oturunca Hz Peygamber ona “Ne diye kaldın, sen omuzuna biat almış değil miydin?” diye sordu. Onun verdiği cevap fıtrat- heva çatışmasının güzel bir örneğini ortaya çıkarmıştır: “Evet, vallahi ben başka birinin, dünya ehlinden birisinin huzurunda oturmuş olsaydım, herhâlde bir özür uydurarak, onun gazabından kurtulacağım düşüncesine kapılırdım ve gerçekten de bana bir ikna kuvveti ihsan edilmiştir. Lakin şimdi şunu kesinkes bilmekteyim ki, bugün ben sana yalan söylesem, kendimden razı etsem de herhâlde çok sürmez Allah sana gerçeği bildirir ve bana karşı öfkelendirir. Ama şu anda bana kızacağın doğruyu söylesem, Allah’ın beni affedeceğini umarım. Hayır, vallahi benim seferden kalmak için hiçbir özrüm yoktu. Vallahi ben hiçbir zaman bu defa senden tehallüf ettiğim kadar bolluk içinde olmadım.” dedim. Hz. Peygamber (s.): “İşte bu gerçekten doğru söyledi, o hâlde kalk, Allah senin hakkında hükmünü bildirinceye kadar bekle!”

Tam bu noktada bu konuşmalara şahit olmuş sahabelerden bazılarının, Hz. Peygamber’in yanından kalkıp huzurdan ayrılan Ka’b b. Malik’in yanına gelip “yalan söyleyerek kendisini aklaması gerektiğine” onun ikna etmeye çalışmış olmaları, anlamlı ve düşündürücüdür: “Vallahi biz seni bundan önce bir günah işlemiş olarak bilmiyorduk. Diğerlerinin yaptığı gibi, Resûlüllah’a bir özür uydurup söyleyemedin, hâlbuki Resûlüllah’ın sana istiğfarı günahını bağışlatmaya yeterdi.” Hz. Peygamber’in huzurunda bulunup da konuşmaları dinleyen bir sahabe neslinin Ka’b b. Malik’i yalan söyleyerek kendisini aklatmasını istemesi de düşündürücüdür. Bu durum fıtrat ile hevanın çarpışmasının açık bir tezahürüdür. Çünkü Ka’b b. Malik bu konuşmaların ciddi bir şekilde etkisi altında kalmıştır. Ka’b b. Malik: “Allah biliyor, bana o kadar serzenişte bulundular ki, tekrar dönüp kendimi yalanlamak istedim. Sonra onlara dedim ki, “Benim durumuma duçar olan başka biri daha oldu mu?” Onlar “Evet oldu, iki kişi daha aynen senin söylediğin gibi söyledi, onlara da sana söylenen şey söylendi” dediler. “Kim onlar?” diye sordum, onlar da “Mürâre b. Rebî’ ve Hilal b. Ümeyye” dediler.  Bedir’de bulunmuş iki salih ve örnek insanın ismini söylediler. Bunların isimlerini öğrenince ben de tekrar Resûlüllah’a dönüp sözümü geri almaktan vazgeçtim.”[14]

Samimi Müslüman olduğu hâlde savaşa katılmayan üç kişi (Ka’b b. Malik, Mürâre b. Rebî’, Hilal b. Ümeyye) hakkında Hz. Peygamber farklı yaklaşımla, Allah’ın bunlar hakkında bir karar verinceye kadar kendi kararını vererek uygulamaya sokmuştur. Elli gün boyunca bunlarla hiçbir şekilde konuşulmayacak, hiçbir şekilde alaka ve münasebette bulunulmayacak ve başlangıçta değil daha sonra konan şart olarak hiçbir şekilde hanımları ile birlikte olmayacaklar.

Böylece Hz. Peygamber Tebük Seferi’ne katılmayan bu üç kişiyi ailelerinden ve de toplumdan tecrit ederek cezalandırmıştır. Yaklaşık 50 gün sonra bu üç kişi hakkında nihai ilahi karar Allah tarafından vahiyle açıklanmıştır (9/Tevbe 117-119). Bu af geldikten sonra fıtrat ve heva çarpışmasının/menfaat-değer çatışmasının nihai sonucu, Ka’b b. Malik’de tam bir dava insanı fedakârlığı olarak tecelli etmiştir: “Ya Resûlallah! Tevbemin kabul edilmesinden dolayı bütün malımı Allah’a ve Resûlü’ne sadaka olarak vereceğim” Hz. Peygamber (s.): “Malının bir kısmını kendine alıkoy, bu senin için hayırlıdır.” Ka’b b. Malik: “Ben de Hayber’deki hissemi alıyorum. Ya Resûlallah! Doğruyu söylediğim için Allah beni kurtardı, kabul edilen tevbem dolayısıyla bundan böyle hayatta olduğum müddetçe doğrudan başka hiçbir söz söylemeyeceğim.”[15]

Tebük Seferi’nden çıkarılabilecek en büyük ders, zorlu, sıkıntılı, tehlikeli durum ve ortamlar, insandaki fıtrat ile heva arasındaki iç çatışmayı daha etkin hâle getirerek değişik ihtilafların Müslümanlar arasında ortaya çıkmasına sebebiyet verebildiğidir.

Şuuraltına İnşa Olunan Özenti/Taklitçilik/Teşebbüh

Özenti, sözlüklerde “başka birine benzemeye çalışma hevesi”, “taklitçilik”; “beğendiği bir durumda olma”, “beğendiği şeye benzeme çabası” şeklinde tanımlanmaktadır.[16]  Farklı değer sistemlerinin oluşturduğu kültür ve medeniyetler esas aldıkları amentülerinin gereği olarak hayatı şekillendirirler. Bireye, aileye, topluma, çevreye, sanat ve teknolojiye ayrı bir renk ve görüntü verirler. Farklılıklarını ortaya koyarlar. Görüntü, şekil, bu farklılığın dışa yansımasıdır. Bir anlamıyla kendi farkındalığının dışa vurmasıdır görüntü. Görüntü bir yere ait olmayı ifade eder.

Tarih boyunca kültür ve medeniyetlerin birbirinden ayrı hayat tarzlarından dolayı aralarında sürekli ihtilaflar ortaya çıkmıştır. Bunun sonucunda birbirleri ile mücadele etmiş, rekabet etmiş ve birbirlerine muhalefet etmişlerdir. Tarihsel süreçte bazen toplumlar kimi zaman liderler-yöneticiler/dava insanları/düşünürler/ilim insanları başka toplumun kimliğini temsil eden ibadet tarzlarına, giysilerin giyilmesine, mimarilerinin, şehirciliklerinin taklit edilmesine bir kimlik sorunu olarak karşı çıkmış; başka toplumlara, kültür ve medeniyetlere benzememek kavgası vermişlerdir.

Böylesi bir sosyokültürel ve ekonomik taklit, özenti toplum içinde, yönetici kadrolar, ilim insanları ve düşünürler arasında ciddi ihtilafların ortaya çıkmasına yol açar. Bu ihtilaflar iyi yönetilemezse tefrikaya dönüşerek bölünmeye ve çatışmaya neden olabilir. Hz. Peygamber (s.) bu konudaki temel bakış açısını, teşebbüh (bir başka kavme, onun temel ayırıcı alametini benimseyecek şekilde benzemek) hadisi ile ifade etmektedir: “Ruhban elbisesi giymekten sakının. Zira kim Ruhban elbisesi giyer veya kendini onlara benzetirse, benden değildir.”[17]

İnançları, örf ve âdetleri gereği birbirlerine giyim, mimari, hayat tarzı, şehircilik konusunda muhalefet eden toplumlar ve onların yönetici kadroları, seri mağlubiyet ve başarısızlık durumlarında bu olgunun tersi bir davranış gösterebilirler. Mağlupların galipleri taklidi diyebileceğimiz bu davranış, psikolojik ezikliğin, aşağılık kompleksinin bir sonucudur. İbn Haldun’a göre bu psikolojik eziklik şekli bir taklitle dışarı vurmaktadır.[18]

Osmanlı İmparatorluğu’nda peş peşe gelen mağlubiyetlerin, başta padişahlar olmak üzere devletin ileri gelenleri ve aydınları üzerinde son derece olumsuz etkileri olmuştur. İbn Haldun’un ifade ettiği eziklik ve taklit etme duygusu tam anlamıyla ortaya çıkmıştır. Osmanlı tarihinde III. Selim, II. Mahmut ve Abdülmecid zamanında İbn Haldun’un dikkat çektiği icraatlar yapılmıştır. III. Selim’e, yakınlarından birinin; “Padişahım, şapka giyip, Frenk olduk deyip, sokağa yürümekten gayrı çare yoktur.”[19] demesi böyle bir psikolojinin sonucudur. Almanya’ya bir heyetle ziyarete giden Seyyid Bey’in; “Olmayacak bu iş. […] Bizim garının […] başına şapkayı giydirip sokağa çıkarmak. Başka çare yok!”[20] tarzındaki çözüm arayışları, mağlubiyetlerin Osmanlı aydınlarının zihni üzerinde yaptığı tahribatın dışa yansımasının göstergesidir.

İhtilafa yol açan psikolojik faktörlerden özenti/taklit etme olgusu, Kur’ân’da İsrâiloğulları ile ilgili dile getirilmektedir. Hz. Musa, köleleştirilen İsrâiloğulları’nı (26/Şu’arâ 22) Mısır’dan çıkararak Firavun’un zulmünden kurtarmıştır (20/Tâhâ 78). Onların bağımsız yaşayabileceği yeni bir mekâna, yerleşim bölgesine, Arz-i Mevud’a ulaşmak için yolculuğa çıkarmıştır. Ne var ki onlar yolları üzerinde puta tapan bir kavimle karşılaşmışlar, bunun üzerine Hz. Musa’dan ibadet etmeleri için kendilerine de benzer bir put yapmasını isteyerek ciddi bir ihtilafın ortaya çıkmasına sebebiyet vermişlerdir (7/A’râf 138, 139).

İslâm Dünyasının En Ciddi Sorunu

İnsanların yeteneklerinin, iradelerinin, becerilerinin, arzu, istek ve düşüncelerinin farklı oluşu/ihtilafı, yaratılış kanunlarının/ilahi sünnetin doğal bir sonucudur. İnsanlarda yaratılıştan gelen bu farklı oluş, bir boyutu ile insanlığı daha iyiye, güzele, doğruya götürebilirken, diğer boyutu ile kin, nefret ve düşmanlık girdabında felakete sürükleyebilir. İhtilafı tefrikaya çevirebilir. Sorun, ihtilafta değil, ihtilafın tefrikaya, onun da fırkalaşmaya/hizipleşmeye, kavgaya, savaşa ve kaosa dönüştürülmesindedir.

Tarafların doğru ve sağlam olmak kaydıyla ortak bir çözüme ulaşması, bir gücün ortaya çıkmasını sağlar ve de iyi bir birlik ve dayanışma meydana getirir, huzurlu bir ortam oluşur. Farklı çözümlere ulaşılması durumunda tarafların her biri ayrı yeni birer güç merkezi hâline gelebilir. Taraflar, arasında meydana gelen ihtilafları ya uzlaşmaz bir duruma sokarak kaosa, tefrikaya sebebiyet verebilirler ya da birbirlerini anlayışla karşılayarak bir barış ortamı inşa edebilirler. Eğer ihtilaflar uzlaşmaz bir düzleme çekilirse o zaman tefrika kaçınılmazdır.

Bugün Türkiye’nin ve İslâm dünyasının en ciddi sorunlarından biri, farklı düşünce ve bakış açılarına karşı gösterilen tahammülsüzlüktür. En basit konudan en karmaşık konuya kadar her şeyde insanların tümünün aynı düşünmesi mümkün değildir. İnsan yapısına da uygun değildir. Düşünme sistemini körelten, gelişmeyi engelleyen bir durumdur. Ama farklı düşünenlerin, farklı fikir söyleyenlerin, tekfirle, ihanetle suçlanması, onlara hakaret edilmesi de yanlış bir yaklaşımdır.

 

[1] Doğan, M, Büyük Türkçe Sözlük, Pınar Yayınları, İstanbul, 18. Baskı, 2005.

[2] Halil Aldemir, Kur’ân-ı Kerim’e Göre İhtilaf, Nedenleri, Alanları, Boyutları, Çözüm Yolları, Kitabi Yayınevi, İstanbul, 2010, s. 31-50.

[3] Halil Aldemir, age., s. 31-50.

[4] Karaman, F. ve diğerleri, Dinî Kavramlar Sözlüğü, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara, 2006, s. 185, 642.

[5] Karaman, F. ve diğerleri, age., s. 185, 642.

[6] Taha Cabir Alvani, İhtilaf, Farkın Farkındalığı, çev. İbrahim Kapaklıkaya, Mahya Yayınları, İstanbul, 2012, s. 25-34.

[7] Burhanettin Can, “İhtilaf Ahlakının İnşası Tarihî Bir Sorumluluktur”, Umran, 2017, sayı: 271, s. 4-11. Halil Aldemir, age., s. 31-50.

[8] Seyyid Kutub, Fîzılâli’l-Kur’ân, Hikmet Yayınları, İstanbul, cilt: 7, s. 82-90. İbn Kesir, Hadislerle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları, İstanbul, 1985, cilt: 7, s. 3379-3383.

[9] Müslim, Ebû Davud, Tirmizi, Tirmizi, İbn-i Cerir, İbn-i Mürdeveyh değişik yollardan İkrimi b. Amman el-Yemani'den rivayet ettiler.

[10] Doğan, M, age.

[11] Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, Azım Dağıtım, İstanbul, cilt: 7, s. 535-547. Ali Himmet Berki, Osman Keskioğlu, Hz. Muhammed ve Hayatı, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, 1974, s. 317-320. Muhammed Heykel, Hz. Muhammed Mustafa, Hürriyet Yayınları, İstanbul, 1972, s. 391.

[12] Muhammed Heykel, age., s. 391, 424.

[13] Elmalılı M. Hamdi Yazır, age., cilt: 4, s. 420-425.

[14] Elmalılı M. Hamdi Yazır, age., cilt: 4, s. 420-425.

[15] Elmalılı M. Hamdi Yazır, age., cilt: 4, s. 420-425. Buhari, Ahkâm, 53; Cihad, 103; Menakib, 23; Menakibü’l -Ensar 43; Tefsiru sureti 9714, Edeb, 63; Müslim, Tevbe, 53.

[16] Doğan, M, age.

[17] Çakan, İ., “Sünnette Giyim-Kuşam ve Örtünme”, İslâm’da Kılık-Kıyafet ve Örtünme, İSAV, İstanbul, 1987, s. 43-63.

[18] İbn Haldun, Mukaddime, MEB, Ankara, cilt: I, s. 374

[19] Atay, F.R., Çankaya, Ankara, s. 430-431.

[20] Yalçın, H.C., Tanıdıklarım, haz. Göktürk Ömer Çakır, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2025, s. 222.

1 Ağustos 2026 Cumartesi

MOBİL CİHAZLAR MERKEZLİ SİBER SAVAŞ

 Burhanettin Can  – Umran Dergisi/Ağustos 2026-384. Sayı

‘Akıllı’[1]/zeki cep telefonlarının her geçen gün yeteneklerinin gittikçe geliştirilmesi beraberinde kullanımının da yaygınlaşmasını sağlamıştır. Bu telefonlar bugün ilkokul düzeyinde de kullanılmaya başlamıştır. Çocuklar, gençler, yaşlılar akıllı cep telefonlarını kullanarak hiçbir kısıtlama olmadan her alana her yere ulaşabilmektedirler. Böylesi geniş bir hareket alanı serbestisi, imkânı, siber saldırılar için çok uygun bir zemin, bir alt yapı meydana getirmektedir. 21. asrın sessiz savaşlarının ağırlık merkezine yerleşmiş olan siber savaşlar, siber saldırılar, her geçen gün ağırlığını ve etkisini gittikçe artırmaktadır ve artıracaktır. Dolayısıyla bu yazıda akıllı cep telefonları merkezli olarak mobil cihazlar/mobil akıllı cihazlar üzerinden yürütülen siber saldırılar genel çerçevede ele alıp değerlendirilecektir.[2]

Mobil Ekosistem

Mobil araçlar üzerinden yürütülen ve yürütülecek siber saldırı merkezli siber savaşların[3] ağırlığını görebilmek için geçen yazılarda siber uzay, siber savaş ve siber saldırı kavramlarına ilişkin yapılan tanımlama ve analizlerin hatırlanmasında fayda vardır.[4] İngilizce sözlüklerde mobile kelimesinin anlamı “Müteharrik, serbest hareket eden; kolay değişen; değişken, seyyar”dır. Mobility ise, “tahrik veya hareket kabiliyeti”dir. Mobil kelimesinin Türkçe sözlüklerdeki anlamı ise, “hareketli”dir. Mobil telefon ise, “seyyar telefon, taşınabilir telefon, cep telefonu” demektir.

Mobil kelimesinin bu anlamını göz önüne aldığımızda mobil cihaz özelliği olan tüm akıllı/zeki sistemlerin siber saldırı merkezli olarak hedefe konabileceğini dikkate almamız gerekmektedir. Mobil cihazlar üzerinden yapılabilecek siber saldırıların tehlike boyutunu görme bağlamında mobil akıllı sistemleri hatırlamak gerekir: Akıllı bilgisayarlar, akıllı telefonlar, sağlık teknolojileri, akıllı ev cihazları (IoT cihazları), akıllı giyilebilir teknolojiler, akıllı arabalar ve otonom araçlar, akıllı endüstriyel ve altyapı sistemleri, akıllı finansal sistemler, akıllı telekomünikasyon sistemleri, akıllı ulaşım ve altyapı sistemleri, akıllı şehir teknolojileri, akıllı tarım cihazları, akıllı askerî ve savunma sistemleri, akıllı otonom deniz araçları, akıllı dronlar ve otonom uçan cihazlar, akıllı robotlar vb.[5]

Bu noktada dikkat edilmesi gereken en önemli konu “akıllı sistemlerin” gittikçe yaygınlaşması ve evlere değişik kullanım alanı hâlinde girmesidir. Her geçen gün akıllı sistemlerin kapsam alanı genişlemekte ve çeşitlenmektedir. Nanoteknolojiden pikoteknolojiye doğru gidildikçe bu genişleme ve yaygınlaşma daha da artacaktır. Yukarıda ifade edilen tüm akıllı sistemlerin temel özelliklerinden biri de hareketli olmalarıdır. Hareket mekanizmaları, konumları ve şekilleri farklı olabilir. Mobil cihazların ilişki ağlarının ve işlem kabiliyetlerinin her geçen gün artması, onları siber saldırıların hedefi hâline getirmiştir ve gittikçe daha çok hedefe konacaklardır.

Başta “mobil akıllı telefonlar” olmak üzere tüm akıllı sistemlerin yazılım ve donanımlarının sürekli geliştirilmesi, bu sistemlerin günlük hayatta kullanımlarının gittikçe yaygınlaşmasına yol açmaktadır. Her ürünün en yeni olanını kullanmak bir tüketim hastalığının ortaya çıkmasına sebebiyet vermiştir. Tüketim hastalığı dolayısıyla alınan cihazların bünyesinde barındırdığı özelliklerin tehlike boyutunun bulunup bulunmadığı noktasında genel olarak kullanıcılar bir sorgulama yapmamaktadırlar. Mobil cihazlardaki hızlı gelişme ve yaygınlaşmaya karşılık kullanıcıların kullanım hassasiyet düzeyinin buna uygun gelişip yaygınlaşmaması mobil cihazlar üzerinden siber saldırıların yaygınlaşmasına imkân vermektedir.[6]

Devletler, ülkeler arası bölgesel ve küresel hâkimiyet mücadelesi, şirketler arası rekabet, değişik amaçlı değişik örgütlerin varlığı ve mücadelesi, istihbarat örgütleri arası mücadele, yerel ve uluslararası mafya, merak ve macera tutkusu mobil cihazlar üzerinden siber saldırıların yaygınlaşmasına imkân ve fırsat vermektedir. Bu nedenle hem yeni kötücül yazılımlar sürekli geliştirilmekte ve hem de saldırı araçları modüler bir yapı olarak inşa edilmektedir. Bu durum, siber saldırı amaçlı kötücül yazılımların tespitini zorlaştırmaktadır. O nedenle siber saldırılara karşı kullanılacak yazılım, donanım ve tekniklerin sürekli yenilenmesi ve güncellenmesi gerekmektedir.

Bu noktada, akıllı mobil sistemleri kullananların şuur düzeyini artırmak, geliştirmek ve genişletmek çok önemli bir olgu olarak ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle siber saldırı amaçlı kötücül yazılımların/kötü amaçlı yazılımların tehlike boyutunu daha iyi görüp anlayabilmek için mobil cihazların kullanıldığı mobil ekosistemi, bir bütün olarak ele alıp ana hatları ile değerlendirmekte fayda vardır. Siber saldırıların daha iyi anlaşılabilmesi için mobil ekosisteminin çok iyi anlaşılması ve analiz edilmesi gerekmektedir.

Mobil ekosistemde iletişim alt yapılarının yanı sıra hem kendi içlerinde hem de dış dünya ile ilgili birçok arakesit, “ara yüz” mevcuttur: Bluetooth, yakın alan iletişimi, abone kimlik modülü, biyometrik doğrulama, wi-fi, hafıza kartı, küresel konum sistemi, güç/veri kablosu, çevresel algılayıcılar. Mobil cihazlarda dış dünya ile etkileşim hâlindeki tüm ara yüzler, doğal olarak siber saldırganların sisteme sızabilmesinde kullanılmak istenen çok önemli noktalardır. O nedenle sistemlere intikal etmede, girmede bu ara yüzler yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. Ara yüzlerin konumuna, durumuna, muhtevasına ve özelliklerine bağlı olarak siber saldırı amaçlı kötücül yazılımlar geliştirilmiş ve geliştirilmektedir.

Siber Saldırılarda Kullanılan Mobil Kötü Amaçlı Yazılımlar

Kötü amaçlı yazılımlar “kullanıcının isteği/bilgisi dışında veya izinsiz olarak var olan sistem üzerindeki açıklıklardan (arabellek taşması, hassas verilerin şifrelenmemesi, kritik işlemler için kimlik doğrulanmaması vb.) yararlanarak istenmeyen değişiklikler yapan/işlem yapan, önemli bilgileri ele geçiren veya değiştiren veya kullanılmaz hâle getiren programlar/yazılımlar veya kod parçalarıdır.”[7]

Dijital teknolojideki, donanımsal ve yazılımsal olarak sürekli gelişmelerin doğasına uygun biçimde kötü amaçlı yazılımlar, saldırılara karşı alınan ve alınabilecek tedbirler karşısında sürekli geliştirilirler. Sürekli yöntem ve şekil değiştirmeleri, çok dostane görüntüler vermeleri, kullanıcılara menfaat sunuyor gözükmeleri, böyle bir algı oluşturmaları mobil cihazlar üzerinden yapılan siber saldırıların tehlike boyutunu göstermesi açısından önemlidir. Mobil cihazlar üzerinden yapılan siber saldırılar, beraberinde siber güvenlik sistemlerinin de kendilerini mütemadiyen yenilemeleri ve geliştirmelerini sağlamaktadır. Bu nedenle taraflar siber uzayda, siber savaş kapsamında sürekli olarak birbirlerini takip etmekte, gözlemlemekte ve karşı hamlelerde bulunmaktadırlar.

Mobil saldırılara karşı alınacak tedbirler ve onlara verilecek karşı cevaplar için sürekli olarak geliştirilen kötü amaçlı yazılımların çalışma mantığının, felsefesinin, hareket kabiliyetinin, kullandığı donanım ve yazılımın/programların ve saldırının ana hedeflerinin neler olduğunun çok gerçekçi bir şekilde analizlerinin ve değerlendirilmelerinin süreklileştirilmesi gerekir. Kötü amaçlı yazılımlar kullanılarak yapılan hedef odaklı siber saldırılar; küresel tehditler (global threats), gelişmiş kalıcı tehditler (APT) ve hizmeti engelleme saldırıları (DOS) şeklinde sıralanabilir.[8]

 Küresel Tehditler

Küresel boyuttaki siber saldırılar, genel olarak “elektronik e-posta ve internet tarayıcılarındaki” açıklardan/savunmasızlıklardan yararlanarak, çok sayıda bilgisayar kullanılarak gerçekleştirilmektedir (BOTNET örneği). Çok sayıda bilgisayar kullanıldığından saldırının asıl kaynağını tespit etmek çok zorlaşmakta ve saldırının başarılı olma ihtimali de artmaktadır.

 Gelişmiş Kalıcı Tehditler

Gelişmiş kalıcı tehditler, özel amaçlı ve hedef odaklı olup belli kurum ve kuruşlara yönelik yapılan siber saldırıları kapsamaktadır. Bu sınıftaki siber saldırıların hedefi, kurumların finansal kaynaklarına, itibarlarına, psikolojik ve sosyal etkilerine büyük oranda zarar vermektir. Kurumun sahip olduğu sisteme büyük zarar verildiği için sistemi eski hâline getirmek çok daha zor olmaktadır. Bu durumda mevcut sistem, verimli çalıştırılamamakta, müşteri hizmetleri aksamakta, kurum itibar kaybetmektedir.

Hizmeti Engelleme Saldırıları

Hizmeti engellemek, sistemi işlemez hâle getirmek amaçlı siber saldırılarda iki ana boyut vardır: 1. Siber saldırı yapılan hedef sisteme aynı merkezden aşırı miktarda büyük boyutlu veriler gönderilmektedir; 2. Siber saldırı yapılan sisteme çok farklı kaynaklardan sürekli benzer veriler gönderilmektedir. Bu seçeneklere uygun olarak birinci boyut itibarıyla genel olarak savunmasız bilgisayarlar (zombi) kullanılmakta, ikinci boyut itibarıyla da “başka bir kullanıcının IP adresi kullanılmaktadır.” Saldırının başka bir bilgisayardan gelmesi, saldırıyı başlatan ana kaynağın bulunmasını âdeta imkânsız kılmaktadır.

Kötü amaçlı/kötücül yazılımlarda ana hedef, mobil cihazlar üzerinde bulunan açıklıkları kullanarak cihazın kontrolünü ele geçirip hedef üzerinde her türlü değişikliği yapabilmek, kişisel ve kurumsal her türlü bilgiyi çalabilmek; ele geçirdiği hedefi truva atı olarak kullanarak başka hedeflere siber saldırılarda bulunabilmektir. Kötü amaçlı yazılımlar, belirtilen amaçlara uygun olarak spam maillerle, faydalı uygulamaların içerisine yerleştirilen/konan, şahsın ve kurumun göremediği, bilmediği gizli paketlerle/yazılımlarla hedef sistemlere girmekte/bulaşmaktadırlar.

John von Neumann tarafından automata adlı kendi kendini kopyalayabilen bir virüs, 1950’li yıllarda teorik olarak öngörülmüştür. Kötü amaçlı yazılımlarla ilgili ilk öngörü budur. Teorik olarak yapılan bu öngörü, 1971 yılında the Crepeer adı ile Bob Thomas tarafından laboratuvar ortamında hayata geçirilmiştir. Kötü amaçlı ilk yazılım bu olmuştur. İlk mobil kötü amaçlı yazılım Cabir adı ile 2004 yılında Kaspersky Laboratuvar araştırmacıları tarafından tespit edilmiştir. Cabir, dönemin en meşhur Symbian işletim sistemine sahip cep telefonlarını hedef almıştır. Cabir mobil kötü amaçlı yazılım bluetooth arayüzündeki açıklıkları kullanarak sisteme girmekte ve diğer telefonlara kendini kopyalatabilmekteydi.

Cabir yazılımı ile ilgili dikkat çekici nokta, yazılımın bizzat kendisinin kötü amaçlı geliştirilip yazılmamasıdır. Kötü amaçlı bir yazılım olmamasına rağmen Cabir programında kullanılmış yöntem, siber saldırganlara önemli imkânlar sunduğundan siber saldırı amacıyla kullanılmıştır. Bu nedenle Cabir, mobil telefonlara yönelik ilk kötü amaçlı yazılım kabul edilmektedir.[9]

Cabir’in yöntemini kullanan Commwarrior adında yeni bir mobil kötü amaçlı yazılım 2005 yılında tespit edilebilmiştir. Bu yazılımın ana özelliği, telefona bir kez bulaştığında adres defterindeki tüm kişilere SMS gönderebilmektedir. Alıcılar gelen mesajı açtıkları anda bu yazılım kendini hedef telefonlara kopyalamaktadır. Mobil kötü amaçlı Commwarrior yazılımı, finansal etki yapan ilk mobil kötü amaçlı yazılım kabul edilmektedir. 2006 yılında, RedBrowser, Commwarrior’u geliştirerek çoklu mobil platformlara bulaşabilen ilk mobil kötü amaçlı yazılımlara dönüştürmüştür.[10]

Mobil akıllı telefonlar başta olmak üzere mobil akıllı sistemlerin sürekli gelişip yaygınlaşmasına bağlı olarak daha sonraki yıllarda hem şahıslar hem şirketler hem de devletler tarafından mobil kötü amaçlı yazılımlar özel biçimde ele alınıp sürekli geliştirilmiş ve yaygınlaştırılmışlardır. Siber saldırıların gittikçe etkin hâle gelmesi, kötü amaçlı yazılımların sürekli olarak yenilenmesine sebep olduğundan kötü amaçlı yazılımlar, geleneksel kötü amaçlı ve yeni kötü amaçlı yazılımlar olmak üzere iki şekilde tasnif edilmektedirler.

Geleneksel Kötü Amaçlı Yazılımlar

Yaygın olarak kullanılan, literatüre girmiş geleneksel kötü amaçlı yazılımlar; virüsler, solucanlar, truva atları, arka kapılar, fidye yazılımları, korsan amaçlı kullanılan yazılımlar, robotlar, casus yazılımlar şeklinde sıralanmaktadır.[11] İlerleyen kısımlarda kötü amaçlı yazılımların, ana özellikleri öne çekilerek çalışma mantıkları özetlenmektedir. Mobil cihaz kullananların bu özellikleri göz önüne alarak kullandıkları sistemleri kontrol etmeleri ve gerekli tedbirleri almalarında fayda vardır. Mobil cihaz kullananların Lübnan ve İran’da mobil cihazlar üzerinden hayata geçirilen siber saldırıların etkisini ve sonuçlarını iyi değerlendirmeleri gerekmektedir.

 Virüsler (Viruses)

Bu kötü amaçlı yazılımın en temel özelliği, hedef alanda çoğalmaları için başka programlara ihtiyaç duymalarıdır. Bu programlar, hedef programların içine girerek çalışma özelliğine sahiptirler. Hedef programlara sızan bu kötü amaçlı yazılımlar, nüfuz ettikleri sistem dosyalarında; değişiklik yaparak sistemi çalışmaz kılabilirler, istenmeyen görüntülerin ekranda görünmesine neden olabilir, veriler üzerinde değişiklikler yapabilir, içine girdikleri programları virüs programına dönüştürebilirler. Bu özellikleri dikkate alındığında virüslerin; çoğalma, programın tetiklenmesi, önceden amaçlanan zararın verilmesi, şekil değiştirerek yayılma yeteneği olmak üzere üç ana boyutu olduğu söylenebilir:

 

Şekil 1: Virüsün şekil değiştirerek yayılması.[12]

 

Şekil 1’de t zaman dilimini, P programı ve V zararlı kod kısmını (payload viral set) göstermektedir. P ve V’nin zamana bağlı olarak aldığı değerler P1, P2, P3 ve V1, V2, V3’tür. Şekil 1’e göre t 0 anında P programına V virüsü bulaşmıştır. T 1 anında virüs mutasyona uğrayarak 3 farklı formunu (V1, V2, V3) oluşturmuştur.  T 2 anında bu farklı formlarda bulunan zararlı kod parçaları P1, P2, P3 programlarına V1, V2, V3 olarak kopyalanmıştır. Böylece virüs, hedef sistemlerde verebileceği zararlara uygun bir şekil kazanmıştır.

Şekil 1’de görülebileceği gibi her V’nin taşıdığı virüs imzası şekli farklıdır. Bu nedenle standart/normal antivirüs tarayıcılarıyla tespit edilmeleri zordur. Siber saldırı aracı olarak kullanılan virüsler, sürekli geliştirilmektedir. Virüsleri kullanarak siber saldırı yapan saldırganlar, ürettikleri virüslerin kendilerini gizleyebilmelerini sağlayacak şekilde de sürekli olarak özel teknikler geliştirmektedirler. Bu bağlamda virüslerle ilgili kullanılan siber gizlenme tekniklerine ilişkin programlar obfuscation, packed, encryption’dur. Creeper, chernobly, melissa ve ı love you ise yaygın kullanılan virüs programlarıdır. Siber saldırı düzleminde meydana gelen bu gelişmelere karşılık olarak siber güvenlik bağlamında da sürekli antivirüs programlar geliştirilmektedir.

Solucanlar (Worms)

Siber saldırı amaçlı kötücül yazılımlarla ilgili önemli unsurlardan biri de solucanlar adı altında dijital/bilgisayar ağ sistemini kullanarak bir sistemden diğerine bulaşan ve bulaştığı sistemlerde genelde izinsiz girişlere neden olan programlardır. Solucanlar, virüslerin aksine çoğalmaları için başka programlara ihtiyaç duymazlar. Bulaştığı sistemde kendilerini gizleyebilmek için kendi dosyalarını silerler ve girdikleri sistemlerde arka kapı açarak bu sistemleri başka siber saldırılar için kullanırlar. Solucan siber saldırı yazılımları; hedef keşfi, yayılma ve dağıtım mekanizması, aktivasyon ve payload olmak üzere dört farklı bölümden oluşmaktadır. Siber saldırı amaçlı kullanılan/bilinen yaygın bilgisayar solucanları code red, nimda, mydoom, conficker ve stuxnettir.

Siber saldırganlar siber güvenlik kapsamında geliştirilen programları göz önüne alarak siber saldırı amaçlı olarak tasarladıkları programlarını hem yazılımsal hem de donanımsal açıdan sürekli geliştirmektedirler. Bu kapsamda yaptıkları önemli çalışmalardan biri de virüs programları ile solucan programlarının değişik boyutları ile birleştirip kullanmalarıdır.

Truva Atları (Trojan Horses)

Siber saldırı amaçlı kötücül önemli yazılımlardan biri de normal bir program gibi görünen truva atları adlı programlardır. Truva atları adlı siber saldırı amaçlı kötücül amaçlı bu programın hedef sistem üzerinde etkili olabilmesi için hedef sistemde girdiği, nüfuz ettiği programın çalıştırılması gerekmektedir. İçine yerleştiği program çalıştırılmadığı müddetçe truva atları saldırı programı harekete geçmemektedir. Hedef sistemde etkin hâle geldiğinde; sistemde arka kapılar açabilmekte, girdiği sisteme izinsiz olarak uzaktan erişim sağlayabilmekte ve içine sızdığı bilgisayardaki önemli, kritik bilgileri istediği yerlere gönderebilmektedir.

Truva atları, virüsler ve solucanlar gibi içine girdikleri mobil cihazlardaki programları kullanarak çoğalamazlar ve kendi kendini kopyalamazlar. Bunların önemli bir özelliği, içine bir şekilde girdikleri sistemleri yavaşlatmaları ve fark edilmelerinin zor olmasıdır. Fakat bulaştığı sistemleri genelde yavaşlattıkları için kullanıcılar sistemdeki tehlikenin farkına varmaktadır. Bununla beraber truva atları adlı siber saldırı amaçlı bu yazılımlar, uzun uğraşlar sonucunda öğrenilebilmektedir. Siber saldırı amaçlı kötücül yazılımlar, oluşturulma amaçlarına ve verdiği zararlara göre Trojan-Banker, Trojan-DdoS, Trojan-Downloader, TrojanGameThief ve Zeus şeklinde sınıflandırılmıştır.

Arka Kapılar (Backdoors)

Kullanıcıların bilgisi dışında siber saldırı hedefine konan sistemi uzaktan erişime açarak siber saldırı gerçekleştiren programlar olup genelde truva atları kullanılarak hedef sistemlere kendilerini yüklemektedirler. Bu siber saldırı amaçlı programların önemli bir özelliği, karmaşık saldırılar için virüs ve solucanlar tarafından kullanılmalarıdır. Siber saldırı amaçlı arka kapılar kapsamında etkin olup öne çıkan programlar FinFisher (FinSpy), Tixanbot ve Bribadır.

Fidye Yazılımları (Ransomware)

Fidye yazılımları, hedef sisteme girdiği zaman/bulaştığı zaman hedef sistemin bir kısmını veya tamamını şifreleyerek, verilerin kullanıcı tarafından görüntülenmesini engellerler. Bu mobil kötü amaçlı yazılımları kullananların ana hedefi, hedefe konulan şahıs ya da kurumlardan para alabilmektir. İstenen paranın ödenmesi saldırganların verdikleri sözü tutacakları anlamına gelmemektedir. İstedikleri parayı almaları, sistem verilerine erişime imkân verecekleri anlamına da gelmemektedir. Şantaj amaçlı fidye yazılımları, gittikçe yenilenmekte, sayıları artmakta ve dünyayı hem ekonomik hem de sosyolojik açıdan olumsuz etkilemektedir. Etkin olduğu bilinen fidye yazılımları Wannacry (2017), NotPetya (2016), SimpleLocker (2015-2016), CryptoLocker (2013-2014), TB-Locker (2014), WinLock (2010) şeklinde sıralanmaktadır.

Korsan Amaçlı Kullanılan Yazılımlar (Rootkits)

Siber saldırı hedefi olarak seçilen bilgisayar sistemlerine, o sistemin yöneticisi düzeyinde siber saldırıyı yapanlara erişim hakkı sağlayan programlardır. Kendi varlığını, dosyalarını, sistem bilgilerini hedefteki işletim sisteminden gizleyebilmektedir. Siber saldırı amaçlı bu yazılımların ana tehlikesi, girdiği hedef sistemde kendini gizleyerek virüs, solucan ve truva atı gibi kötü amaçlı yazılımlarla birlikte çok yıkıcı saldırılar başlatabilmeleri, işletim sistemi seviyesinde tehlikeli işlem ve değişiklikler yapabilmeleridir. Sahip oldukları özelliklerden dolayı, antivirüs yazılımları tarafından kolayca tespit edilememektedirler. Korsan amaçlı yazılımlardan etkin olanları kernel rootkits, firmware rootkits, application rootkit, memory rootkit, persistent rootkittir.

Robotlar (Bots)

Kötü amaçlı yazılımlardan olan robotlar, hedef bilgisayar ve sistemlere veriler göndererek önce yerleşmektedirler. Daha sonra içine yerleştikleri bu bilgisayarlar üzerinden seçtikleri hedefe siber saldırı gerçekleştirmekte, onları çalışamaz hâle getirilebilmektedirler. Zombi olarak kullanılan bilgisayarlar üzerinden önemli bilgiler çalınmakta; zombi bilgisayarlar para karşılığı üçüncü kişilere kiraya verilebilmektedir. Robotlar tarafından yaygın olarak başlatılan etkin siber saldırılar DDoS, spamming, sniffing traffic, spreading new malwaredir.

Casus Yazılımlar (Spyware)

Hedefe konan kullanıcı ve şirkete ait bilgileri gizlice toplayıp saldırgan ya da üçüncü kişilere gönderen siber saldırı amaçlı mobil kötücül yazılımlardır. Genellikle kredi kartı bilgilerini elde etmek ve/veya kullanıcı alışkanlıklarını belirlemek amacıyla kullanılmaktadırlar. Casus yazılımlar web sitelerine ya da ücretsiz paylaşılan yazılımların içine girerek yayılmaktadırlar. Keylogger etkin casusu yazılımlardan biri olup arka planda çalışarak klavyeden yapılan her vuruşu kaydedip saldırganlara göndermektedir. Etkin casusu yazılımlar CoolWebSearch, Cydoor, BlazeFind ve Gatordur.

  • Yeni Nesil Kötü Amaçlı Yazılımlar

Siber savaş ve siber saldırılar yaygınlaştıkça kötü amaçlı yazılımlar da bu gelişime bağlı olarak sürekli yenilenip geliştirilmişlerdir. Siber savaşın yaygınlaşması ile maceracı gruplar ve fertlerin siber saldırı düzleminde etkileri zayıflarken, küresel güçlerin, şirketlerin, devletlerin, istihbarat örgütlerinin etkisi gittikçe artmakta ve yaygınlaşmaktadır. Bilgisayar ve internet teknolojilerinin sürekli gelişmeleri ve kendilerini yenilemeleri, bilgisayar koruma sistemlerinin de hızlı bir şekilde gelişmesini sağlamıştır. Koruma sistemlerinin bu hızlı gelişimi, geleneksel kötü amaçlı yazılımların kolayca tespit edilmesine imkân vermiştir. Bu gelişime bağlı olarak geleneksek kötü amaçlı yazılımların üzerine inşa edildiği mantık yetersiz olmaya başlamıştır. Bu durum bilgisayar korsanlarının da karşı atakta bulunmasına sebebiyet vermiş, yazdıkları yazılımların tespit edilmesine mâni olmak için yazılımlarını sürekli geliştirip yenilemişlerdir ve yenilemektedirler. Geleneksel kötü amaçlı yazılımlar etkilerini kaybederken ortaya çıkan boşluk yeni nesil kötü amaçlı yazılımlarla doldurulmuştur. Tek işlemden oluşan ve basit saldırılar yapabilen yazılımlar yerine çok işlemli, şifreleme teknikleri kullanarak şekil değiştirebilen, hedef odaklı, daha önce görülmemiş siber saldırıları başlatan yazılımlar, yeni nesil kötü amaçlı yazılımlar olarak ortaya çıkıp yaygınlaşmaya başlamıştır.

Yeni nesil kötü amaçlı yazılımlar hem çekirdek hem de kullanıcı modunda çalışabilen çok daha güçlü ve tespit edilmeleri daha zor yazılımlardır (Şekil 2). Yeni nesil kötü amaçlı yazılımlar, hedef odaklı, kalıcı ve birden fazla kötü amaçlı yazılım türünü kullanabilmektedir.[13] Bu nedenle siber saldırı düzeyleri çok yüksektir.

 

Şekil 2: Yeni nesil kötü amaçlı yazılımın blog diyagramı.[14]

 

Şekil 2’deki YNZY, yeni nesil zararlı yazılımı ve I1, I2, I3, I4 çalışan işlemleri (işletim sisteminde derlenmiş ve çalışır durumda olan programlar-işlem) göstermektedir.  Yeni nesil kötü amaçlı yazılım öncelikle kendini farklı program/işlemlere kopyalamaktadır: YNZY→I1. Kendi kopyasını oluşturduktan sonra sistemde arka kapı açarak farklı sistemlere bağlanmaktadır. Bu işlemler tamamlandıktan sonra kendini sistemden silerek görünmez olmaktadır. I1→I2, I1→I3, I1→I4 şeklinde kopyaladığı işlemler yardımıyla (Şekil 2) sistem üzerinde daha önce ön görülen değişiklikleri yaparak siber saldırıyı gerçekleştirip uzak sistemlerle bağlantı kurarak varlığını devam ettirmektedir. Sürekli geliştirilen, her renge ve şekle girebilen yeni nesil kötü amaçlı yazılımlar, işletim sistemi seviyesinde de etkin olup daha ileri düzey siber saldırılar başlatabilmektedirler.

Mobil akıllı telefon teknolojisindeki hızlı gelişme ve rekabet üretimi de hızlandırmıştır. Mobil telefon kullanımının gittikçe yaygınlaşması, siber saldırılar için çok önemli bir zemin oluşturmaktadır. Bu durum beraberinde mobil telefonlardaki güvenlik risklerinin artması, yaygınlaşması ve çeşitlenmesine sebebiyet vermiştir.  Mobil akıllı cihazlarla ilgili güvenlik riskleri, genelde dört ana grupta sınıflandırılmaktadır. Bunlar, zayıf noktalar, kimlik doğrulama, saldırılar, veri koruma ve mahremiyettir. Mobil akıllı sistemlerde meydana gelen yazılımsal ve donanımsal gelişmelere bağlı olarak siber savaş uzmanları, merkezleri, siber saldırı amaçlı mobil kötü amaçlı yazılımları da sürekli geliştirip kullanmakta ve yaygınlaştırmaktadırlar.

Geleneksel kötü amaçlı yazılımlar ile yeni nesil kötü amaçlı yazılımlar, Tablo 1’de karşılaştırılmaktadırlar.

 

Geleneksel Kötü Amaçlı Yazılımların ÖzellikleriYeni Nesil Kötü Amaçlı Yazılımların Özellikleri
Genelde bir işlemden oluşmaktadırBirden fazla işlemden oluşmaktadır.
Sınırlı sayıda işlemle iletişimde bulunmaktadır.Var olan işlemleri etkilemektedir.
Sistemi bir seferde etkilemektedir.Sistemde kalıcı hâle gelip sürekli etkilemektedir.
Gizlenme ihtiyacı duymamaktadır.Gizlenme teknikleri kullanmaktadır.
Genel saldırılar başlatmaktadır.Hedef odaklı saldırılar başlatmaktadır.
Genelde .exe dosyaları yoluyla yayılmaktadır.Genelde dll dosyaları yoluyla yayılmaktadır.
Her kopyanın aynı ya da benzer olması.Her kopyanın farklı olması.

Tablo 1: Geleneksel kötü amaçlı yazılımlar ile yeni nesil kötü amaçlı yazılımların karşılaştırılması.[15]

Siber Saldırıların Sürekliliği

Mobil akıllı cihaz uygulamaları ile ilgili en ciddi tehlike, genel olarak, bu cihazları kullananların duyarsızlığı, hassasiyete sahip olmamaları, küresel düzlemde yürütülen siber savaşı önemsememeleridir. Bu psikoloji ile hareket eden birçok insan ve kurum birçok yazılımı, ciddi bir analiz yapmadan internet ortamından indirip kullanmaktadır. Bu yaklaşım tarzı, siber saldırı amaçlı mobil akıllı kötü amaçlı yazılımların hızlıca yayılmasına imkân vermektedir. Bu bağlamda mobil akıllı cihazların güvenlik konusu, insanlık için çok özel bir ağırlık merkezi oluşturmaktadır.  Bu nedenle mobil kötü amaçlı yazılımların tespit edilebilmesi için gerekli teknolojilerin-yazılımların sürekli olarak geliştirilmesi hayati bir öneme sahiptir.

Mobil akıllı cihazların güvenliğinin önemli bir boyutu, mahremiyet ile ilgilidir. Genel olarak insanlar mahremiyet konusunda daha hassastırlar. Bu nedenle mobil akıllı sistemleri kullananların bu konuda eğitilip şuurlandırılması zorunludur. Bunun için de mobil cihazların kurulumunda istenen izinlerin, şartların neler olduğu ve ne için istendiği kullanıcı tarafından bizzat gerektiği gibi sorgulanması gerektiği, bu şuurlandırma sürecinde kullanıcılara kazandırılması gerekir. Kullanıcılar ciddi bir sorgulama ve değerlendirme yaptıktan sonra sistemin kurulmasına müsaade etmelidirler.

Pratikte ortaya çıkan bir gerçek, insanlar antivirüs programları, kullandıkları kişisel bilgisayarlarına yüklemede hassasiyet göstermektedirler. Aynı hassasiyeti akıllı telefonlar için göstermemekte, telefonlarına antivirüs programlar yüklememektedirler. Genellikle mobil akıllı telefon kullanıcıları, bu telefonların içinde barındırdıkları siber saldırı alanlarının farkında değillerdir. Bu nedenle de siber güvenlik konusunda gerekli duyarlılığı göstermemekte, duyarsız davranmaktadırlar.

Mobil akıllı cihazların kullanımında siber güvenlikle ilgili ortaya çıkan önemli bir konu da sisteme yüklenecek, yüklenmesi gereken antivirüs ve anti kötücül yazılımların güvenilir olup olmadığı meselesidir. Sağlam ve güvenilir antivirüs ve anti kötü amaçlı yazılımlar yoksa mobil akıllı cihaz kullanıcıları, siber saldırılara kendi elleri ile imkân sunmuş olmaktadır. Bu nedenle mobil akıllı cihazlara karşı yapılabilecek siber saldırıların etkisiz hâle getirilebilmesi için mobil akıllı cihazlara yüklenecek anti mobil saldırı yazılımlarının sağlam ve güvenilir olmaları çok önemlidir.

Siber saldırı yapanlar, mobil kötü amaçlı yazılımları mobil akıllı cihazlara yükleyebilmek için kandırma, aldatma, şaşırtma, merkezli bir strateji izlemektedirler. Bu amaçla siber saldırganların hedefe gönderdikleri bir mesaj içerisine, bir link/kısaltılmış hiper bağlantı yerleştirmektedirler. Bazen de “yasal bir uygulamanın yeniden yüklenmesini” isteyerek sisteme sızmaya çalışmaktadırlar. Siber saldırı düzleminde en ciddi tehlikelerden biri, sıfırıncı gün açıklıkları diye isimlendirilen yeni üretilmiş cihazlardaki açıkların kullanılmasıdır. Sıfırıncı gün açıklıkları, üreticinin yeni ürettiği ürünün açıklarını bilmemesi olgusudur. Üretici ürettiği cihazların açıklarını bilmediğinden siber güvenlik bağlamında herhangi bir tedbir almayı ön görmemektedir. Sıfırıncı gün açıkları kavramsallaştırması böyle bir dönemi ifade etmek için kullanılmaktadır. Henüz üretici tarafından bilinmeyen ve buna ilişkin bir önlemin alınmadığı zayıflıkları ifade etmek için bu kavramsallaştırma yapılmıştır. Siber saldırı yapanlar, üretilen ürünlerin sıfırıncı gün diye tabir edilen açıklarının bulmak için özel bir çalışma içerisinde bulunurlar. Açıkları yakaladıkları anda, hemen hedeflere siber saldırı yapmak için harekete geçerler.

Mobil siber saldırılarda kullanılan ister geleneksel isterse yeni nesil kötü amaçlı yazılımların ana hedefi, hedefe konan şahısların, kurumların, şirketlerin, devletlerin mobil cihazdaki işine yarayan ya da yaramayan her türlü bilgiye ulaşmak, ele geçirmek, karşı taraftaki sistemi işlemez hâle getirmek, kendi menfaatine yarayacak şekilde kullanmak, yönlendirmek, şantaj yapmaktır. Siber saldırıların amacına ve hedefine göre mobil kötü amaçlı yazılımlar sürekli geliştirilmekte, yenilenmektedir. Hibrit savaş kapsamında siber savaşların sürekliliği göz önüne alınırsa, siber saldırı amaçlı tüm yazılımlar etkili olabilmeleri için kendilerini sürekli yenilemek zorundadır. O nedenle mobil cihaz kullanan tüm şahıs, kurum, şirket ve devletler de siber saldırılara karşı aldıkları tedbirleri sürekli yenilemek zorundadırlar.

Bu mücadele kıyamete kadar sürecektir. İblis’in yolundan gidenlerle sırât-ı müstakîm üzere olanlar arasında siber savaş gittikçe derinleşecek ve yaygınlaşacaktır. Bu bağlamda hususen gelecek nesillerimizi, genel olarak da tüm insanlığı kurtarmak ve korumak için dijital dönüşümün ortaya çıkardığı gerçekleri, gerçekçi bir şekilde analiz edip gerekli tedbirleri almak ve siber savaş merkezli siber güvenlik sistemi kurmak zorundayız.

Ve unutmayın:

“Ey iman edenler. Allah’tan korkup sakınırsanız size doğruyu yanlıştan ayıran bir nur ve anlayış verir, kötülüklerinizi örter ve sizi bağışlar. Allah büyük lütuf ve ihsan sahibidir.” (8/Enfâl, 29).

Henüz vakit varken:

“Ey iman edenler, hepiniz topluca İslâm’a girin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır.” (2/Bakara, 208).

[1] Akıllı sistem tabiri şu an için uygun bir tabir değildir. Geliştirilen tüm sistemler zeki sistemlerdir. Fakat literatüre akıllı diye yerleştiğinden ve yaygın bir şekilde kullanıldığından biz de bu kavramı kullanmak zorunda kaldık.

[2] Konu teknik olduğundan içerisinde çok fazla teknik kavram yer almaktadır. Mümkün mertebe sadeleştirme yapılarak anlatılmaya çalışılmıştır.

[3] Şeref Sağıroğlu, “Siber Güvenlik ve Savunma: Önem, Tanımlar, Unsurlar ve Önlemler”, Siber Güvenlik ve Savunma Farkındalık ve Caydırıcılık, ed. Şeref Sağıroğlu, Mustafa Alkan, Ankara, 2018, s. 21- 45.  Mustafa Şenol, “Hibrit Savaş Kapsamında Siber Savaş ve Siber Caydırıcılık”, Siber Güvenlik ve Savunma Farkındalık ve Caydırıcılık, s. 180-195. Uras Ufuk, “Beşinci Nesil Savaş/Sessiz Savaş”, Harkul Savunma Araştırma Merkezi, Kasım 2020. Şeref Sağıroğlu, age., s. 21-45. Güzin Ulutaş, “Siber Güvenlik”, Siber Güvenlik ve Savunma Farkındalık ve Caydırıcılık, s. 85-101. Mustafa Şenol, “Hibrit Savaş Kapsamında Siber Savaş ve Siber Caydırıcılık”, Siber Güvenlik ve Savunma Farkındalık ve Caydırıcılık, s. 180-195. Uras Ufuk, “Beşinci Nesil Savaş/Sessiz Savaş”, Harkul Savunma Araştırma Merkezi, Kasım 2020.

[4] Burhanettin Can, “Ana Hatlarıyla Siber Savaş”, Umran, 2026, sayı: 383, s. 4-11.

[5] Burhanettin Can, “21. Asrın Firavun ve Nemrutları Sonlarını Hazırlarken-2: Şer İttifakının İslâm Coğrafyasında Siber Savaş Saldırıları”, Umran, 2026, sayı: 381, s. 4-11.

[6] Mustafa Alkan, İbrahim Alper Doğru, Murat Dörterler, Rami Urfalıoğlu, Çağrı Sümer, “Mobil Cihazlarda Siber Güvenlik”, Siber Güvenlik ve Savunma Farkındalık ve Caydırıcılık, s. 311-350.

[7] Refik Samet, Ömer Aslan, “Kötü Amaçlı Yazılımlar ve Analizi”, Siber Güvenlik ve Savunma Farkındalık ve Caydırıcılık, s.  225-260. Mustafa Alkan, vd. age., s. 311-350.

[8] Refik Samet, Ömer Aslan, age., s. 225-260.

[9] Mustafa Alkan, Dr. İbrahim Alper Doğru, Murat Dörterler, Rami Urfalıoğlu, Çağrı Sümer, age., s. 311-350.

[10]. Mustafa Alkan, vd. age., s. 311-350.

[11] Refik Samet, Ömer Aslan, age., s. 225-260.

[12] Refik Samet, Ömer Aslan, age., s. 225-260.

[13] Refik Samet, Ömer Aslan, age., s. 225-260.

[14] Refik Samet, Ömer Aslan, age., s. 225-260.

[15] Refik Samet, Ömer Aslan, age., s. 225-260.

İHTİLAFIN SOSYOLOJİK SEBEPLERİ

Burhanettin Can  – Umran Dergisi/Ekim 2026-386. Sayı Bünyemize yaratılıştan yerleştirilen ihtilaf etme eğilimi, hangi durumlarda bizi iyiye,...