1 Eylül 2026 Salı

İHTİLAF AHLAKININ İNŞASI TARİHÎ BİR SORUMLULUKTUR-1: KAVRAMSAL ANALİZ VE İHTİLAF ETMENİN PSİKOLOJİK SEBEPLERİ

 Burhanettin Can  – Umran Dergisi/Eylül 2026-385. Sayı

İfrat ve tefrit insanlığın iki uç yaklaşımıdır. O sebeple İslâm ümmeti vasat, mutedil, orta bir ümmet olarak tanımlanmaktadır. Buna rağmen ümmetin bir kısmı, bugün hemen hemen her türlü ihtilafı tefrikaya, kavgaya dönüştürebilmekte, ümmetin mensupları arasında kargaşaya yol açabilmektedir. Bunun sebebi hikmeti nedir? Bu hastalıklı durumdan kurtulmak için ne yapılmalıdır? Burada konunun daha iyi anlaşılabilmesi için öncelikle kavramsal bir analiz yapılacak sonra da ihtilafın psikolojik sebepleri üzerinde durulacaktır.

İhtilaf ve Tefrika Kavramları

İhtilafın sözlük anlamı, bir konuda farklı düşünme, ayrılık, uyuşmazlıktır. İhtilafa düşmek ise farklı görüşlere sahip olmak, uyuşamamak, anlaşamamaktır.[1] İhtilaf, halefe kelimesinden türetilmiştir. Half, “önün, önde olanın zıddı”, yanı “arka, “arkada olan” demektir. Half aldığı farklı eklerle, yeni kelimeler meydana gelmekte, çok geniş bir anlam uzayı meydana getirmekte ve Kur’ân’da yaygın bir şekilde kullanılmaktadır: “Önceki kuşakların yerini almak” (7/169;19/59), “gıyabında bir başkasının yerine geçmek” (7/150), “alternatif olarak bir başkasının yerine geçmek” (43/60), “birine halife/vekil olmak” (7/142), “savaştan geri kalanlar” (9/83, 87, 93), “savaşa katılmaktan geri bırakılmak” (9/118; 48/11, 15, 16), “muhalefet etmek” (11/88; 24/63), “verilen sözden dönmek”(2/80; 3/9; 13/31; 20/86, 87; 22/47), “bir şeyin yerine başka bir şey getirmek” (34/39), “otorite etrafında öbeklenmekten kaçınmak” (9/120), “ayrılığa düşmek” (2/176, 213, 253; 3/39, 105; 4/157; 10/19, 93; 16/64, 124; 19/37; 42/10; 43/65; 45/17), “görüş ayrılığı yüzünden kararlaştırılan zamanda buluşamamak” (8/42), “egemen kılmak” (7/129; 24/55), “birini başkasının yerine geçirmek” (6/132; 11/57), “çapraz” (5/33; 7/124; 9/81; 20/71; 26/49), “sonra” (17/76), “birbiri ardı sıra dönüşümlü gelmek” (25/62), “bir başkasının yerine geçen kimse” (2/30, 38/26), “egemen olan kimse” (7/69; 6/165), “tutarsızlık” (4/82), “dönüşüm” (2/164; 3/190; 10/6; 23/30), “çeşitlilik” (30/22), “önceki neslin yerine geçen kötü nesil” (7/169; 19/59), “oruçlunun ağzının kokması”, “yemeğin tadının veya kokusunun değişmesi”, “çocuğun kendisi hakkında beslenen hüsnü zannı boşa çıkarması”, “çocuğun babasının ahlakından sapması”, “hastalıktan yemek yiyememek”, “geride kalmak”, “birinin yerine geçmek”, “halife olmak”,  “elbiseyi yamamak”, “arkadan yaklaşmak”, “ahmak olmak”, “devenin gebe olması”, “amansız muhalif olmak.”[2]

Dikkate almamız gereken bir başka nokta da “ihtilaf” kavramı ile bir şekilde anlam yakınlığı bulunan kavramların Kur’ân’da geçmesidir: “And, Ard, Cdl, Frk, Hcc, Hdd, Hsm, Kt’a, Nşz, Nz’a, Rdd, Şcr, Şkk, Şks, Vly.”[3]  Görülebileceği gibi ihtilafın semantik alanında özel ağırlıkları bulunan pek çok kavram yer almaktadır. İhtilaf tarihsel süreçte kazandığı ıstılahi (terimsel) anlamla çok daha önemli, etkin ve geniş bir anlam alanı oluşturmuştur. Bu boyutu ile Kur’ân’da çok yaygın bir şekilde kullanılmaktadır.

İhtilafla bağlantılı şekilde ortaya çıkabilecek durumlarla ilgi önemli bir kavram da tefrikadır. Tefrika, iki şey arasını ayırmak, yol çatallanmak anlamındaki f-r-k kökünden türemiş olup parçalara ve bölüklere ayırmak, bölücülük ve ayrıcalık yapmak demektir.[4] Fırka, sözlükte insanlardan ayrılan topluluk, bölüm, parti, tümen anlamındadır. Terim anlamıyla fırka, “İslâm fikir tarihinde siyasi düşünce veya itikadi telakkilere sahip bulunan mezhep anlamındaki düşünce akımı ve gruplarıdır.” Kur’ân’da “tefrîk”, “teferruk” şeklinde geçen bu kavram, dinde ve sosyal hayatta bölünmeyi, parçalanmayı, dağılıp çözülmeyi ifade etmektedir.[5] Tefrika, insan bünyesinde var olan heva-heves cephesinin, insan bünyesi üzerinde etkin olması, fıtratı bastırması, örtmesi sonucu tezahür eden bir ifrat hâlidir.

İhtilafın Sebepleri

İnsan hayatında ve insanlık tarihinin her döneminde ihtilafla karşılaşılmasının sebebi, insanların yaratılışla beraber kazandığı anlayış, görüş, söz ve ifade, çözüm, sorunu ele alış ve sunuş, üslup, muhataba yaklaşım ve iletişim ve eylem farklılıklarının bulunmasıdır. Bu sebeple herhangi bir mesele, farklı kişiler tarafından farklı bir şekilde ele alınıp farklı yaklaşımlarla çözülebilir ve de çözülmek istenebilir. Bunlarla bazen ortak bir noktada buluşulup müşterek bir çözüme ulaşılabilir. Bazen de birden fazla farklı çözüm ortaya çıkabilir. Allah insanları, akıl, zekâ, zihinsel yetenek, algılama, analiz etme, sorun çözme/görüş ayrılığı, dil, ten rengi/fiziksel görüntü/güzel ve çirkin konuşma vb. açılardan farklı yaratmıştır.

Bu sebeple tüm insanlar bu bağlamda aynı şekilde algılama, düşünme, hareket etme, çözüm üretme, strateji ve taktik geliştirme gibi bir yeteneğe ve de sorumluluğa sahip değillerdir. Rûm Suresi’nin ilgili ayetleri konulara/olaylara bağlı olarak insanların algılamalarının, yorumlamalarının, değerlendirmelerinin farklılık arz edeceğine ilişkin bir sınıflandırma yapmaktadır: 1- “Düşünebilmekte olan bir kavim için gerçekten ayetler vardır.” (30/21). 2- “Âlimler için gerçekten ayetler vardır.” (30/22). 3- ‘İşitebilen bir kavim için gerçekten ayetler vardır.’ (30/23). 4- “Aklını kullanabilecek bir kavim için gerçekten ayetler vardır.” (30/24). “Aklını kullanabilen bir kavim için ayetleri böyle birer birer açıklarız.” (30/28).

Bu sebeple insanların aralarında görüş farklılığının doğması ve buna bağlı olarak da insanlar arasındaki ihtilafların meydana gelmesi tabiidir. İnsanlar arasındaki ihtilaflar herhangi bir konuda görüş farklılığı ile başlamaktadır. Bunun devamı insanların yapısına, psikolojisine, sorumluluk yaklaşımına, şuurlu olup olmamasına bağlı olarak ya olumlu bir boyuta ya da olumsuz bir boyuta ulaşır. Olumsuz boyutta, karşılıklı tartışma, karşılıklı suçlama, karşılıklı kavga söz konusudur. O sebeple ihtilaf, görüş farklılığını, aktif tartışmayı, çatışmayı ve hizipçiliği bünyesinde barındıran önemli bir kavramdır. Bu bağlamda ihtilaf ile aynı kökenden gelen hilaf arasında bir örtüşme söz konusudur. Hilaf, bazen ihtilaf yerine kullanılmaktadır. Hilafın özünde ihtilaftaki gibi farklılık, uzlaşmazlık ve çatışma anlamları bulunması ile birlikte ihtilaftan anlam ve kapsam bakımından daha geniştir.[6]

Kur’ân’a bakıldığında ihtilaf kavramının iki farklı boyutu ile karşılaşılmaktadır: Kâinatın işleyişindeki ihtilaf (2/Bakara 164) ve insanların hayatlarında var olan fikrî ihtilaf. Sünnetullahın sonucu olan her şeyin zevciyat (çift, eş) yaratılması, kâinatın işleyişindeki ihtilaf şeklidir: Dişi-erkek, aydınlık-karanlık, gece-gündüz, elektron-pozitron şeklindeki yaratılış. Dillerin ve renklerin ihtilafı/farklı oluşu da ilahi sünnetin bir sonucudur (30/Rûm 22; 35/Fâtır 27).

Bünyemize yaratılıştan yerleştirilen ihtilaf etme eğilim ya da yeteneği, hangi durumlarda bizi iyiye, güzele, doğruya, gerçeğe, hakka, kardeşliğe yönlendirir ve hangi durumlarda da bizi, kötüye, çirkine, yanlışa, batıla, kaosa, düşmanlığa doğru yol almamıza yol açar? Bunun için ihtilafın doğmasının farklı sebepleri vardır. Bu farklı ihtilaf sebeplerini psikolojik, sosyolojik, ahlaki, siyasi ve stratejik/taktik sebepler olmak üzere beş ana grupta sıralayabiliriz.[7]

İhtilafın Psikolojik Sebepleri

İnsanların beyinlerinin, fizyolojik, psikolojik ve anatomik yapılarının farklı olması, Allah’ın yaratılış yasalarının bir sonucudur. Kadın ve erkek beyin yapıları, sağ ve sol beyin lobları, beyinlerdeki karar merkezleri, insandaki beş duyu ve sinir sistemleri farklı özelliklerdedir. Bu farklı oluş, beş duyu ile alınan dış etkenlerin sinir sistemi üzerinden beyne ulaşması ve beynin gelen verileri analiz edip bir hükme varması sonucu olaylar karşısında insanların değişik tepki vermelerine ve farklı çözüm üretmelerine yol açmaktadır. Bu açıdan ihtilafın psikolojik sebeplerini, farklı algılama, korku, taklit/özenti, fıtrat birimi ile heva birimi arasındaki iç çatışma şeklinde sınıflandırmak mümkündür. Buradaki amaç, insan psikolojisini ayrıntısı ile incelemek ve değerlendirmek değildir. İnsan psikolojisindeki bazı özelliklerin, insanlar arasında ihtilaflara yol açtığını göz önüne alarak Kur’ân ve Sünnet düzleminde ihtilafın analizini yapmaktır.

Farklı Algılama

Algı, duyu organlarından beyne ulaşan verilerin işlenerek bilgiye dönüştürülmesi sonucu bilginin örgütlenmesi, yorumlanması ve anlamlandırılması sürecine verilen addır. İnsanların algılamalarına bağlı olarak ne tepki verileceğine beynin farklı merkezleri karar vermektedir. İnsanlarda beyin, beş duyu, sinir sistemleri vb. değişik olduğundan bütün insanlarda algılama aynı şekilde gerçekleşmez. Algının meydana gelişinde sadece insan yapısı etkili değildir; aynı zamanda da içinde bulunduğu sosyokültürel ve sosyoekonomik çevre/dış etkenler de etkilidir. Bundan dolayı insanların algılama yetenekleri farklıdır. Bu ise tabiatıyla insanlar arasında ilişki, davranış, düşünce ve eylemlerdeki farklılığa dolayısıyla ihtilafa neden olur.

Özetle bir olayın ya da olgunun, bir sözün ya da söylemin farklı kişilerce farklı şekilde algılanması, kişilerarası iletişimlerde çeşitli sorunlara yol açabilir. Bir söz ya da söylem, bir kişi nezdinde şaka görülürken diğerince hakaret olarak algılanabilir. Türkiye’de coğrafi olarak farklı yörelerdeki insanların kullandığı kavramlar, bir yerde/yörede şaka şeklinde algılanırken; bir başka yerde/yörede hakaret telakki edilmektedir.

İhtilaf hadisesinin en güzel örneklerinden biri Bedir’de savaşın Müslümanlar tarafından kazanılmasından sonra elde edilen esirlerle ilgili ne yapılacağı konusunda sahabe arasında yaşananlardır. Ortaya çıkan ihtilafın nirengi noktası, Müslümanların savaşı kazanması sonrasında elde ettikleri esirlere nasıl davranılacağına ilişkin yaklaşım tarzıdır. Esir alınan müşriklerle ilgili öldürülme ve fidye karşılığında serbest bırakılma şeklinde iki farklı yaklaşım tarzı meydana gelmiştir: Konu ile ilgili Hz. Ömer’den ve Hz. Enes’ten rivayet edilen iki hadis şöyle özetlenebilir: “Hz. Ömer: ‘Bedir gününde iki taraf karşı karşıya geldiğinde yüce Allah müşrikleri ağır bir yenilgiye uğrattı. Onlardan yetmiş kişi öldürüldü. Yetmiş kişi de esir alındı. Peygamberimiz -salât ve selâm üzerine olsun- Ebû Bekir, Ömer ve Ali'nin fikirlerini sordu.  Ebû Bekir şöyle dedi, ‘Bu adamlar amca çocukları, akraba çocukları ve kardeştirler. Ben onlardan fidye almanı öneririm. Onlardan aldıklarımız küfre karşı bize güç kazandırır. Belki de Allah onları doğru yola iletir de bize yardımcı olurlar.’  Sonra Peygamberimiz, ‘Sen ne düşünüyorsun ey Ömer?’ dedi.  Ben de ‘Allah'a andolsun ki, ben Ebû Bekir'in fikrine katılmıyorum. Ben diyorum ki, müsaade etsen falan akrabamın boynunu vursam, Ali'nin de Ukeyli -Ebû Talib'in oğlu- öldürmesine izin versen, Hamza'ya da falan kardeşini öldürmesine izin versen, daha doğru olur. Böylece yüce Allah katında gönlümüzde müşriklere karşı bir sempatinin olmadığı belli olur.’ dedim. Şu adamlar müşriklerin yiğitleri, önderleri ve komutanlarıdır dedim. Ebû Bekir'in görüşü, Peygamberimizin hoşuna gitti, ama benim görüşümü hoş karşılamadı. Ve onlardan fidye aldı.[8]

Ertesi sabah Peygamberimiz ve Ebû Bekir'in yanına varınca ikisinin ağladığını gördüm. ‘Seni ve arkadaşını ağlatan nedir? Ağlanacak bir şey varsa ben de ağlayayım. Yoksa siz ağladığınız için ağlarım’ dedim. Peygamberimiz -salât ve selâm üzerine olsun- fidye aldıkları için arkadaşlarına sunulan azaptan dolayı ağlıyoruz. Size gelecek azabın -yanındaki bir ağacı işaret ederek- şu ağaçtan daha yakın olduğu bana sunuldu. Bunun üzerine yüce Allah: ‘Hiçbir peygambere, yeryüzünde kesin bir zafer kazanıncaya kadar esir alması yakışmaz. Siz dünyanın geçici yararını istiyorsunuz. Oysa Allah (size) ahireti istemektedir. Allah, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.’ (8/Enfâl 67) ayetini indirdi.”[9]

“Hz. Enes: Bedir günü Peygamberimiz esirler konusunda Müslümanların görüşlerini sordu. Şöyle dedi Allah Resûlü: ‘Kuşkusuz yüce Allah, onlara karşı size bir fırsat vermiştir.’  Ömer b. Hattab kalktı ve şöyle dedi: ‘Ya Resûlallah, boyunlarını vur onların.’ Peygamberimiz ondan yüz çevirdi ve tekrar, ‘Ey insanlar, kuşkusuz yüce Allah, onlara karşı size bir fırsat vermiştir. Fakat unutmayınız ki, bunlar daha düne kadar sizin kardeşlerinizdi.’ dedi.  Ömer yine kalktı ve ‘Ya Resûlallah, boyunlarını vur.’ dedi.  Peygamberimiz ondan yüz çevirdi ve tekrar halka aynı şekilde söyledi.  Hz. Ebû Bekir kalktı ve ‘Ya Resûlallah onları bağışlamak ve fidye almak düşüncesinde olduğunu görüyoruz.’ dedi.  Ebû Bekir'in bu sözleri üzerine, Peygamberimiz’in yüzündeki hüznün belirtileri gitti. Esirleri bağışladı ve onlardan fidye kabul etti. Bunun üzerine yüce Allah şu ayet indirdi (8/Enfâl 67).”

Burada farklı görüşlerin ileri sürülmesi ile bir ihtilaf tezahür etmiştir. Olayın bir boyutu farklı algı ve yaklaşımlardan dolayı psikolojik iken diğer boyutu da stratejik yaklaşım tarzıdır. Akrabalık duygusallığı ve fidye elde etme yaklaşımı bir taraftan etkili olurken, diğer taraftan İslâm’ın coğrafyada tam bir hâkimiyet kurması için esirleri öldürme yaklaşımı etkili olmuştur. Gelen ayet ile Allah hem tüm müminleri uyarmış hem de onlara stratejik yaklaşım yapmaları gerektiğini hatırlatmıştır.

Hz. Süleyman ile Saba melikesi Belkıs arasındaki mücadeleye Kur’ân-ı Kerim’de Neml Suresi’nin 15-44. ayetlerinde yer verilmektedir. Bu mücadelede Belkıs’ın Hz. Süleyman ile görüşmeye geleceği ifade edilmektedir.  Hz. Süleyman Belkıs gelmeden önce onun köşkünü Yemen’den Kudüs’e, kendi mekânına getirmiş ve de köşkün zemininde su dolu havuz görüntüsü verecek bir değişiklik yaptırmıştır. Belkıs, Hz. Süleyman’ın yanına geldiğinde Hz. Süleyman ona köşke girmesini söylemiştir: “Ona: ‘Köşke gir.’ denildi. Onu görünce derin bir su sandı ve (eteğini çekerek) ayaklarını açtı. (Süleyman:) Dedi ki: ‘Gerçekte bu, saydam camdan olma düzeltilmiş bir köşk-zeminidir.’  Dedi ki: ‘Rabbim, gerçekten ben kendime zulmettim; (artık) ben Süleyman'la birlikte âlemlerin Rabbi Allah'a teslim oldum.’” (27/Neml 44)

Bu bağlamda Kur’ân ayetlerinde değişik konularda/olaylarda farklı algılamaların olduğu bunun uzantısında da ihtilafların meydana geldiği hatırlatılmaktadır. Bu olguyla insanlık tarihinde çok sık karşılaşılır. (2/Bakara 187, 176; 11/Hûd 118, 119).

Korku

Ümit ve korku insan psikolojisindeki temel özelliklerdendir. Her iki kavram da insan hayatının tanziminde etkindir. Korkunun sözlük anlamları şunlardır: “Tehlikeli bir hâl, sıkıntı veya bunlarla ilgili düşüncelerin doğurduğu heyecanla yüklü his, havf, bim, hevl, perva, kaygı, endişe, tasa, üzüntü, ürkme, dehşet, tehlike, muhatara.” korkmak ise “korkuya uğramak, korku hissetmek, havf etmek, sakınmak, çekinmek, endişe etmek, vehme kapılmak, cesaret edememek,  ürkmek.”[10] Görüldüğü üzere korku kişiye, nesneye, diğer canlılara, meydana gelen olaylara, olayların şiddetine bağlı olarak kişide meydana gelen heyecansal bir tepki hâlidir. Kur’ân’da yukarıdaki anlamlar uzayında korku için farklı kavramlar kullanılmaktadır: Haşyet: 20/94; 33/37; 35/28. Havf: 2/38; 11/70; 33/19. Fez’: 38/22. Rahb: 2/40; 16/51. Peygamberlerin kavimleri ve yönetimleri arasında değişik sebeplerle korku merkezli ihtilafların meydana geldiğini Kur’ân’da çok rahat görebilmekteyiz.

Hz. Musa İsrâiloğulları’nı yarılan denizden geçirterek Firavun’un zulmünden kurtarmıştır. Firavunların zulmü altında 2-3 yüzyıl köle olarak yaşayanları kölelik psikolojisinden kurtarmak için yıllarca değişik ortamlara götürerek dolaştırmıştır. Filistin’de ‘Arz-ı Mukaddes’e/Kutsal yere girerek oradaki düşmanla savaşmalarını ve bölgeye yerleşmelerini istemiştir (5/Mâide 20, 21). Fakat Hz. Musa’nın kavmi bu isteğe, orada zorba bir kavmin varlığından dolayı şiddetle karşı çıkmıştır. (5/Mâide 22). İsrâiloğulları’nın bu genel tavrına karşılık “korkanlar arasında bulunan Allah'ın kendilerine nimet verdiği iki kişi”, onların bu tavrına karşı çıkarak bölgeye “kapıdan girdikleri zaman galip geleceklerini” topluluğa bildirerek farklı düşündüklerini beyan etmiş ve topluluğa muhalefet etmişlerdir (5/Mâide 23).

Bütün bu süreçlerden sonra İsrâiloğulları, Hz. Musa’ya karşı çıkarak bizzat Hz. Musa ile Rabbinin bölgeye gidip “savaşmalarını”, “oradaki düşman halkı yok etmelerini” istemişlerdir. Bu yapılmadığı takdirde Hz. Musa’ya itaat etmeyeceklerini, emrini uygulamayacaklarını çok açık bir şekilde beyan ederek ciddi bir ihtilafın ortaya çıkmasına sebep olmuşlardır (5/Mâide 24). Hz. Musa’nın kavminin bu tavrı, ihtilafın tefrikaya dönüşmesine sebebiyet vermiş ve Hz. Musa ile kardeşi bir tarafta kavimleri ise karşılarında konumlanmışlardır (5/Mâide 25).

Hz. Peygamber (s.)’in verdiği mücadelede geldiği nokta, stratejik olarak Mekke’nin fethedilmesi aşamasıdır. Hz. Peygamber, akrabalık bağlarını da göz önüne alarak, Kureyş’i hazırlıksız yakalayarak en az zararla Mekke’nin fethedilmesi ile ilgili çok gizli şekilde savaş hazırlıklarına başlamıştır. İslâm ordusu tam hareket etmek üzere iken Bedir ehlinden Hatib İbn’i Ebi Beltea, Mekke’deki sefer hazırlığını ve İslâm ordusunun Mekke’nin üzerine yürüneceğini bir mektup yazıp Mekkeli bir kadına vererek müşriklere göndermiştir. Hz. Peygamber bu mektup olayından haberdar edilmiş, kadının yakalanıp getirilmesi için Hz. Ali ile Hz. Zübeyr’i görevlendirmiştir. Kadını yakalayarak Medine’ye geri getirmişler ve üzerindeki mektubu da Hz. Peygamber’e sunmuşlardır. Peygamber Hatib’e mektubu Kureyş yöneticilerine yazma sebebini sormuştur. Hatib’in verdiği cevap, Mekke’deki akrabalarına Kureyşlilerin kötü bir şey yapabilecekleri korkusundan dolayı mektubu yazdığını şöylece ifade etmiştir: “Vallahi, ya Resûlallah, ben iman ve İslâm’dan ayrılmış değilim. Allah’a ve Peygamber’e inanıyorum. Fakat Kureyş içine yabandan gelip karışmış bir adamdım. Muhacirler gibi kavim ve kabile sahibi değilim. Bütün evlâdü iyâlim Mekke’de/Mekke’de çoluk çocuğum var, onları himaye edecek kimsem yok. Kureyş’e yaranırım da onlara dokunmazlar diye bu işi yaptım/Kureyş’e bir iyilik edeyim de bunları koruyayım. dedim.”[11]

Çok dikkat çekici ve düşündürücü olan Hatib’in Bedir ashabından ve itibarının çok yüksek olmasıydı. Ne yazık ki akrabalık bağı, dava şuurunun önüne geçmiş, bilmeyerek bugünkü tabirle ihanet denebilecek bir tavır sergilemiştir. Onun bu tavrına karşı Hz. Ömer, “Ya Resûlallah! Emret de şunun kellesini uçurayım, çünkü münafıklık etti.” deyip çok sert bir tavır ortaya koyarak ciddi bir ihtilafın ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Hz. Peygamber bu isteğe karşı çıkmıştır: “Ya Ömer, Bedir’de bulunan bir adamı muaheze etme. Ne bilirsin, belki Cenab-ı Hak Bedir ashabının yaptıklarını affetmiştir.”

Bu yaklaşım ile ortaya çıkan ihtilaf tefrikaya dönmeden engellenmiştir. Bu olay üzerine Mümtehine Suresi’nden bazı ayetler Hz. Peygamber’e gönderilerek iman edenler hayati bir konuda çok ciddi bir şekilde uyarılmışlardır” (60/Mümtehine 1).

Fıtrat ile Heva Arasındaki İç Çatışma

İnsan yaratılışından gelen, bünyesinde bulunan ve sürekli birbiri ile çatışan fıtrat ve heva cephelerinden (94/4, 5; 91/7-10) gelen olumlu ve olumsuz etkiler neticesinde oluşan bileşke kuvvet, insanlar arasında düşünce, inanma, hareket etme, yaşama biçimi vb. konularda aralarında farklılıklar oluşturmaktadır. Bu farklılıklar ve bunlara getirilen çözüm şekilleri, fıtrat yasaları ile uyumlu olduğu, güzel ve doğru ahlak kurallarına uyduğu, nefsaniyet emaresi taşımadığı sürece, görüş ayrılıkları tefrikaya dönüşmeyecek ve çatışmalar meydana gelmeyecektir. Bu durumda ihtilaflar son derece faydalı, yararlı ve de olumludur. Bu durumda ilmî düşünce gelişir, sorunlar/meseleler minimum zararla çözülür, farklı seçenekler/alternatifler ortaya çıkar, toplumsal dayanışma ve bütünleşme sağlanır. Fakat aksi bir durum meydana geldiğinde ihtilaflar tefrikaya, ardından çatışmaya dönüşecek, toplumsal huzur ve güven bozulacaktır. Bu bağlamda sahabe arasında ihtilafa neden olan ve Kur’ân’da yer alan önemli konulardan biri de Tebük Seferi sürecinde vuku bulan olaylar zinciridir.

Hicretin 9. yılında topyekûn savaş çağrısı ile yapılmış genel bir seferberlik olan Tebük Seferi, Roma imparatorunun Medine’ye sefer yapmak üzere olduğu haberi Hz. Peygamber’e ulaşınca başlatıldı. Roma, dönemin en güçlü devletlerinden biri olup yakın bir tarihte İran’ı yenerek büyük bir itibar kazanmıştı. Böyle bir devletin İslâm devletine savaş hazırlığı içerisine girmiş olması, Hz. Peygamber açısından önemliydi. Çok ciddi bir hazırlık yapılması, mümkün olduğu kadar sefere çıkacak ordunun sayıca büyük olması ve yol boyu ihtiyaçlarını karşılayacak güçlü bir altyapı kurulması gerekiyordu. Geçmiş savaşlarda hedef söylenmez, gidilecek yer açıkça belirtilmezdi. Muhatap Roma ve mesafe uzak olunca hem hedef hem de yol açık bir şekilde duyurulmuş ve sefere herkesin katılması açık bir şekilde istenmiştir.

Kur’ân’da Tevbe Suresi’nin 38’den 120’ye kadarki ayetleri Tebük düzleminde meydana gelen durumlarla ilgilidir. Seferin gerçekleşeceği yılda Hicaz ve Necid’de büyük bir kıtlık yaşanmış, hurmalar harap olmuş, develer ölmüş ve birçok hayvan da telef olmuştur. O dönem Medine’de mevsim çok sıcaktı. Medine hurmaları olgunlaşmış, toplanma zamanı gelmişti. Müslümanların durumları ekonomik bakımdan iyi değildir. Ayrıca hem gidilecek mesafe çok uzun hem de çarpışılacak düşman çok güçlüdür. Böyle sıcak bir mevsimde ordunun çölde hareketi kolay olmayacak, çok çile çekilecekti.

Böyle bir ortamda savaşa katılma konusunda, iman edenlerin bir kısmında bir isteksizlik meydana gelmiş, hareket kabiliyetleri zayıflamıştır (9/Tevbe 38). Bu durumun devam etmesi hâlinde toplum Allah tarafından cezalandırılacak ve başka bir toplumla değiştirilecektir (9/Tevbe 39). İman edenlerin Allah yolunda malları ve canları ile cihad etmelerinin kendilerinin yararına olduğu Allah tarafından hatırlatılmaktadır (9/Tevbe 41). Münafık takımının menfaat ilişkisine dikkat çekilmektedir (9/Tevbe 42). Allah, bu hususta doğru söyleyenler ile yalancılar tam manasıyla açığa çıkıp bilinmeden yalancılara, münafıklara, menfaatperestlere, dünyaya tapanlara savaşa gitmeme izni vermesinin yanlış olduğunu Resûlü’ne söylemektedir. (9/Tevbe 43-46). Savaşa katılmayan bu münafıklar kümesinin, savaşa katılmaları durumunda kötülük yapacakları, fitne meydana getirip yaygınlaştıracakları Allah tarafından iman edenlere bildirilmektedir (9/Tevbe 47-51).

Düşman Roma’nın ekonomik durumunun iç açıcı olmayışı Tebük Seferi’ni daha kritik duruma getiriyordu. Bu sefer esnasında, Müslümanlar, samimi Müslümanlardan olduğu hâlde sefere katılmayan üç kişi (Ka’b b. Malik, Mürâre b. Rebî’, Hilal b. Ümeyye), samimi Müslümanlardan Ebû Hayseme, orduya hiç katılmayan münafıklar, önce orduya katılıp sonradan Peygamber tarafından Medine’de kalmaları istenen münafıklar (Ubeyy b. Abdullah ve mahiyeti) olmak üzere beş grup insan ortaya çıktı.

Tebük aynı zamanda bir arınma sürecidir. Münafıkların çıkardığı ihtilaf, çatışmaya ulaşmayan bir tefrika hareketi olarak kalmıştır. Bazılarının Hz. Peygamber’e sundukları gerekçeler mide bulandırıcıdır. Sefere çıkan ordu çok görkemli bir şekilde uğurlanmıştır. Özellikle bu uğurlamada kadınların damlara çıkarak tezahürat yapması geride kalan bazı Müslümanları üzmüştür. Bunlardan biri de Ebû Hayseme’dir. Sefere çıkmayıp evine döndüğünde hanımlarının kendisine yemek ve su hazırladıklarını görünce iç dünyasında fıtrat ve heva çatışması alevlenmiş, fıtrat cephesi baskın hâle gelerek sefere çıkmaya karar verip orduya katılmak üzere harekete geçmiştir. Nitekim şu söz bunu doğrulamaktadır: “Peygamber güneşin yakıcı sıcağında, rüzgârda yürüdüğü, her yorgunluğu göze aldığı hâlde, Ebû Hayseme’ye huzur ve istirahat, serinlik ve şenlik içinde durması, iki hanımının yanında, hazırlanmış yemeğini yemesi hiç olacak şey mi? Bana hemen azık hazırlayın, Peygamber’e yetişeyim.”[12]

Tebük Seferi’ne katılmayan Müslümanlardan üç kişi Ka’b b. Malik, Mürâre b. Rebî’, Hilal b. Ümeyye idi. Ka’b b. Malik, İkinci Akabe Biatı’na ve Bedir hariç tüm savaşlara katılmış biriydi. Ka’b b. Malik’in psikolojisi, Tebük sefer hazırlıkları başladığı zaman kendi ifadesi ile ilginçti. Niçin savaş hazırlıklarını ağırdan aldığını, o şekilde davrandığını kendisi de anlayabilmiş değildi. Onun söyledikleri, içinde bulunduğu psikoloji, konumuz açısından fıtrat ile hevanın meydana getirdiği iç çatışmanın güzel bir örneği idi: “Böyle bir zamanda Resûlüllah sefer hazırlıklarına girişmişti. Hz. Peygamber ve yanındakiler teçhizatlarını hazırladılar, ben de onlarla beraber gidiyor, fakat bir hazırlık yapmadan dönüp geliyordum. Kendi kendime de diyordum ki, gücüm var, daha vakitte var, ne zaman olsa hazırlık yapabilirim. Bir süre böyle geçti. Derken iş birdenbire ciddileşti. Bir sabah Allah Resûlü ile beraberindeki Müslümanlar ansızın hareket edip yola çıktılar. Oysa ben hazırlanmamıştım. Bir iki gün içerisinde hazırlanır, arkalarından yetişirim, dedim. Onlar ayrıldıktan sonra hazırlık yapayım, bazı şeyleri tedarik edeyim diye gittim, yine de bir şey yapamadan döndüm. Sonra yine gittim, yine de bir şey yapamadan döndüm. Ben bu hâlde iken onlar süratle gittiler. Gaza ilerledi. İstedim ki her ne olursa olsun, hemen bir bineğe atlayıp gideyim, yetişeyim. Keşke yapsaydım, lakin kısmet değilmiş yapamadım. Allah Resûlü gittikten sonra Medine de halk içine çıkıp dolaştıkça mahzun oluyordum. Zira gördüklerim ya münafık olarak mimli ya da sakat ve özürlü kimselerdi. Tebük’e varıncaya kadar Resûl-i Ekrem, beni hiç anıp sormamış, fakat Tebük’te konaklayıp otururken bir ara “Ka’b ne yaptı?” buyurmuş. Beni Seleme kabilesinden biri de “İki giysisi ve etrafına gururla bakması onu alıkoydu.” demiş, Muaz b. Cebel de “Fena konuştun, vallahi biz onun hakkında hayırdan başka bir şey bilmeyiz”, demiş, Resûlüllah da sükût buyurmuş.”[13]

Tebük Seferi’nde Roma müminlerle savaşmaya cesaret edemeyip geri çekilince Hz. Peygamber büyük bir zafer kazanmış, bulunduğu bölgede değişik kabilelerle özel antlaşmalar yaparak nüfuz alanını genişletmiştir. Ordunun zaferle geri dönmesi sefere katılmayan yukarıdaki grupta yer alan iki farklı insan unsurunu değişik şekillerde etkilemiştir.

Tebük Seferi dönüşü gerçek münafıklar Hz. Peygamber’e gelip özür dilemişler, yalan söyleyerek mazeretlerinin kabulünü istemişlerdir. Hz. Peygamber onların özürlerini kabul ederek dış görünüşü ile söylenenleri tasdik etmiş, işin içyüzünü/hesabını ise Allah’a havale etmiştir.

Böyle bir ortamda Ka’b b. Malik Hz. Peygamber’in huzuruna varınca “öfkeli bir şekilde tebessüm etmiş” ve “gel bakalım” deyip yanına çağırmıştır. Ka’b b. Malik Hz. Peygamber’in yanına varıp oturunca Hz Peygamber ona “Ne diye kaldın, sen omuzuna biat almış değil miydin?” diye sordu. Onun verdiği cevap fıtrat- heva çatışmasının güzel bir örneğini ortaya çıkarmıştır: “Evet, vallahi ben başka birinin, dünya ehlinden birisinin huzurunda oturmuş olsaydım, herhâlde bir özür uydurarak, onun gazabından kurtulacağım düşüncesine kapılırdım ve gerçekten de bana bir ikna kuvveti ihsan edilmiştir. Lakin şimdi şunu kesinkes bilmekteyim ki, bugün ben sana yalan söylesem, kendimden razı etsem de herhâlde çok sürmez Allah sana gerçeği bildirir ve bana karşı öfkelendirir. Ama şu anda bana kızacağın doğruyu söylesem, Allah’ın beni affedeceğini umarım. Hayır, vallahi benim seferden kalmak için hiçbir özrüm yoktu. Vallahi ben hiçbir zaman bu defa senden tehallüf ettiğim kadar bolluk içinde olmadım.” dedim. Hz. Peygamber (s.): “İşte bu gerçekten doğru söyledi, o hâlde kalk, Allah senin hakkında hükmünü bildirinceye kadar bekle!”

Tam bu noktada bu konuşmalara şahit olmuş sahabelerden bazılarının, Hz. Peygamber’in yanından kalkıp huzurdan ayrılan Ka’b b. Malik’in yanına gelip “yalan söyleyerek kendisini aklaması gerektiğine” onun ikna etmeye çalışmış olmaları, anlamlı ve düşündürücüdür: “Vallahi biz seni bundan önce bir günah işlemiş olarak bilmiyorduk. Diğerlerinin yaptığı gibi, Resûlüllah’a bir özür uydurup söyleyemedin, hâlbuki Resûlüllah’ın sana istiğfarı günahını bağışlatmaya yeterdi.” Hz. Peygamber’in huzurunda bulunup da konuşmaları dinleyen bir sahabe neslinin Ka’b b. Malik’i yalan söyleyerek kendisini aklatmasını istemesi de düşündürücüdür. Bu durum fıtrat ile hevanın çarpışmasının açık bir tezahürüdür. Çünkü Ka’b b. Malik bu konuşmaların ciddi bir şekilde etkisi altında kalmıştır. Ka’b b. Malik: “Allah biliyor, bana o kadar serzenişte bulundular ki, tekrar dönüp kendimi yalanlamak istedim. Sonra onlara dedim ki, “Benim durumuma duçar olan başka biri daha oldu mu?” Onlar “Evet oldu, iki kişi daha aynen senin söylediğin gibi söyledi, onlara da sana söylenen şey söylendi” dediler. “Kim onlar?” diye sordum, onlar da “Mürâre b. Rebî’ ve Hilal b. Ümeyye” dediler.  Bedir’de bulunmuş iki salih ve örnek insanın ismini söylediler. Bunların isimlerini öğrenince ben de tekrar Resûlüllah’a dönüp sözümü geri almaktan vazgeçtim.”[14]

Samimi Müslüman olduğu hâlde savaşa katılmayan üç kişi (Ka’b b. Malik, Mürâre b. Rebî’, Hilal b. Ümeyye) hakkında Hz. Peygamber farklı yaklaşımla, Allah’ın bunlar hakkında bir karar verinceye kadar kendi kararını vererek uygulamaya sokmuştur. Elli gün boyunca bunlarla hiçbir şekilde konuşulmayacak, hiçbir şekilde alaka ve münasebette bulunulmayacak ve başlangıçta değil daha sonra konan şart olarak hiçbir şekilde hanımları ile birlikte olmayacaklar.

Böylece Hz. Peygamber Tebük Seferi’ne katılmayan bu üç kişiyi ailelerinden ve de toplumdan tecrit ederek cezalandırmıştır. Yaklaşık 50 gün sonra bu üç kişi hakkında nihai ilahi karar Allah tarafından vahiyle açıklanmıştır (9/Tevbe 117-119). Bu af geldikten sonra fıtrat ve heva çarpışmasının/menfaat-değer çatışmasının nihai sonucu, Ka’b b. Malik’de tam bir dava insanı fedakârlığı olarak tecelli etmiştir: “Ya Resûlallah! Tevbemin kabul edilmesinden dolayı bütün malımı Allah’a ve Resûlü’ne sadaka olarak vereceğim” Hz. Peygamber (s.): “Malının bir kısmını kendine alıkoy, bu senin için hayırlıdır.” Ka’b b. Malik: “Ben de Hayber’deki hissemi alıyorum. Ya Resûlallah! Doğruyu söylediğim için Allah beni kurtardı, kabul edilen tevbem dolayısıyla bundan böyle hayatta olduğum müddetçe doğrudan başka hiçbir söz söylemeyeceğim.”[15]

Tebük Seferi’nden çıkarılabilecek en büyük ders, zorlu, sıkıntılı, tehlikeli durum ve ortamlar, insandaki fıtrat ile heva arasındaki iç çatışmayı daha etkin hâle getirerek değişik ihtilafların Müslümanlar arasında ortaya çıkmasına sebebiyet verebildiğidir.

Şuuraltına İnşa Olunan Özenti/Taklitçilik/Teşebbüh

Özenti, sözlüklerde “başka birine benzemeye çalışma hevesi”, “taklitçilik”; “beğendiği bir durumda olma”, “beğendiği şeye benzeme çabası” şeklinde tanımlanmaktadır.[16]  Farklı değer sistemlerinin oluşturduğu kültür ve medeniyetler esas aldıkları amentülerinin gereği olarak hayatı şekillendirirler. Bireye, aileye, topluma, çevreye, sanat ve teknolojiye ayrı bir renk ve görüntü verirler. Farklılıklarını ortaya koyarlar. Görüntü, şekil, bu farklılığın dışa yansımasıdır. Bir anlamıyla kendi farkındalığının dışa vurmasıdır görüntü. Görüntü bir yere ait olmayı ifade eder.

Tarih boyunca kültür ve medeniyetlerin birbirinden ayrı hayat tarzlarından dolayı aralarında sürekli ihtilaflar ortaya çıkmıştır. Bunun sonucunda birbirleri ile mücadele etmiş, rekabet etmiş ve birbirlerine muhalefet etmişlerdir. Tarihsel süreçte bazen toplumlar kimi zaman liderler-yöneticiler/dava insanları/düşünürler/ilim insanları başka toplumun kimliğini temsil eden ibadet tarzlarına, giysilerin giyilmesine, mimarilerinin, şehirciliklerinin taklit edilmesine bir kimlik sorunu olarak karşı çıkmış; başka toplumlara, kültür ve medeniyetlere benzememek kavgası vermişlerdir.

Böylesi bir sosyokültürel ve ekonomik taklit, özenti toplum içinde, yönetici kadrolar, ilim insanları ve düşünürler arasında ciddi ihtilafların ortaya çıkmasına yol açar. Bu ihtilaflar iyi yönetilemezse tefrikaya dönüşerek bölünmeye ve çatışmaya neden olabilir. Hz. Peygamber (s.) bu konudaki temel bakış açısını, teşebbüh (bir başka kavme, onun temel ayırıcı alametini benimseyecek şekilde benzemek) hadisi ile ifade etmektedir: “Ruhban elbisesi giymekten sakının. Zira kim Ruhban elbisesi giyer veya kendini onlara benzetirse, benden değildir.”[17]

İnançları, örf ve âdetleri gereği birbirlerine giyim, mimari, hayat tarzı, şehircilik konusunda muhalefet eden toplumlar ve onların yönetici kadroları, seri mağlubiyet ve başarısızlık durumlarında bu olgunun tersi bir davranış gösterebilirler. Mağlupların galipleri taklidi diyebileceğimiz bu davranış, psikolojik ezikliğin, aşağılık kompleksinin bir sonucudur. İbn Haldun’a göre bu psikolojik eziklik şekli bir taklitle dışarı vurmaktadır.[18]

Osmanlı İmparatorluğu’nda peş peşe gelen mağlubiyetlerin, başta padişahlar olmak üzere devletin ileri gelenleri ve aydınları üzerinde son derece olumsuz etkileri olmuştur. İbn Haldun’un ifade ettiği eziklik ve taklit etme duygusu tam anlamıyla ortaya çıkmıştır. Osmanlı tarihinde III. Selim, II. Mahmut ve Abdülmecid zamanında İbn Haldun’un dikkat çektiği icraatlar yapılmıştır. III. Selim’e, yakınlarından birinin; “Padişahım, şapka giyip, Frenk olduk deyip, sokağa yürümekten gayrı çare yoktur.”[19] demesi böyle bir psikolojinin sonucudur. Almanya’ya bir heyetle ziyarete giden Seyyid Bey’in; “Olmayacak bu iş. […] Bizim garının […] başına şapkayı giydirip sokağa çıkarmak. Başka çare yok!”[20] tarzındaki çözüm arayışları, mağlubiyetlerin Osmanlı aydınlarının zihni üzerinde yaptığı tahribatın dışa yansımasının göstergesidir.

İhtilafa yol açan psikolojik faktörlerden özenti/taklit etme olgusu, Kur’ân’da İsrâiloğulları ile ilgili dile getirilmektedir. Hz. Musa, köleleştirilen İsrâiloğulları’nı (26/Şu’arâ 22) Mısır’dan çıkararak Firavun’un zulmünden kurtarmıştır (20/Tâhâ 78). Onların bağımsız yaşayabileceği yeni bir mekâna, yerleşim bölgesine, Arz-i Mevud’a ulaşmak için yolculuğa çıkarmıştır. Ne var ki onlar yolları üzerinde puta tapan bir kavimle karşılaşmışlar, bunun üzerine Hz. Musa’dan ibadet etmeleri için kendilerine de benzer bir put yapmasını isteyerek ciddi bir ihtilafın ortaya çıkmasına sebebiyet vermişlerdir (7/A’râf 138, 139).

İslâm Dünyasının En Ciddi Sorunu

İnsanların yeteneklerinin, iradelerinin, becerilerinin, arzu, istek ve düşüncelerinin farklı oluşu/ihtilafı, yaratılış kanunlarının/ilahi sünnetin doğal bir sonucudur. İnsanlarda yaratılıştan gelen bu farklı oluş, bir boyutu ile insanlığı daha iyiye, güzele, doğruya götürebilirken, diğer boyutu ile kin, nefret ve düşmanlık girdabında felakete sürükleyebilir. İhtilafı tefrikaya çevirebilir. Sorun, ihtilafta değil, ihtilafın tefrikaya, onun da fırkalaşmaya/hizipleşmeye, kavgaya, savaşa ve kaosa dönüştürülmesindedir.

Tarafların doğru ve sağlam olmak kaydıyla ortak bir çözüme ulaşması, bir gücün ortaya çıkmasını sağlar ve de iyi bir birlik ve dayanışma meydana getirir, huzurlu bir ortam oluşur. Farklı çözümlere ulaşılması durumunda tarafların her biri ayrı yeni birer güç merkezi hâline gelebilir. Taraflar, arasında meydana gelen ihtilafları ya uzlaşmaz bir duruma sokarak kaosa, tefrikaya sebebiyet verebilirler ya da birbirlerini anlayışla karşılayarak bir barış ortamı inşa edebilirler. Eğer ihtilaflar uzlaşmaz bir düzleme çekilirse o zaman tefrika kaçınılmazdır.

Bugün Türkiye’nin ve İslâm dünyasının en ciddi sorunlarından biri, farklı düşünce ve bakış açılarına karşı gösterilen tahammülsüzlüktür. En basit konudan en karmaşık konuya kadar her şeyde insanların tümünün aynı düşünmesi mümkün değildir. İnsan yapısına da uygun değildir. Düşünme sistemini körelten, gelişmeyi engelleyen bir durumdur. Ama farklı düşünenlerin, farklı fikir söyleyenlerin, tekfirle, ihanetle suçlanması, onlara hakaret edilmesi de yanlış bir yaklaşımdır.

 

[1] Doğan, M, Büyük Türkçe Sözlük, Pınar Yayınları, İstanbul, 18. Baskı, 2005.

[2] Halil Aldemir, Kur’ân-ı Kerim’e Göre İhtilaf, Nedenleri, Alanları, Boyutları, Çözüm Yolları, Kitabi Yayınevi, İstanbul, 2010, s. 31-50.

[3] Halil Aldemir, age., s. 31-50.

[4] Karaman, F. ve diğerleri, Dinî Kavramlar Sözlüğü, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara, 2006, s. 185, 642.

[5] Karaman, F. ve diğerleri, age., s. 185, 642.

[6] Taha Cabir Alvani, İhtilaf, Farkın Farkındalığı, çev. İbrahim Kapaklıkaya, Mahya Yayınları, İstanbul, 2012, s. 25-34.

[7] Burhanettin Can, “İhtilaf Ahlakının İnşası Tarihî Bir Sorumluluktur”, Umran, 2017, sayı: 271, s. 4-11. Halil Aldemir, age., s. 31-50.

[8] Seyyid Kutub, Fîzılâli’l-Kur’ân, Hikmet Yayınları, İstanbul, cilt: 7, s. 82-90. İbn Kesir, Hadislerle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları, İstanbul, 1985, cilt: 7, s. 3379-3383.

[9] Müslim, Ebû Davud, Tirmizi, Tirmizi, İbn-i Cerir, İbn-i Mürdeveyh değişik yollardan İkrimi b. Amman el-Yemani'den rivayet ettiler.

[10] Doğan, M, age.

[11] Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, Azım Dağıtım, İstanbul, cilt: 7, s. 535-547. Ali Himmet Berki, Osman Keskioğlu, Hz. Muhammed ve Hayatı, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, 1974, s. 317-320. Muhammed Heykel, Hz. Muhammed Mustafa, Hürriyet Yayınları, İstanbul, 1972, s. 391.

[12] Muhammed Heykel, age., s. 391, 424.

[13] Elmalılı M. Hamdi Yazır, age., cilt: 4, s. 420-425.

[14] Elmalılı M. Hamdi Yazır, age., cilt: 4, s. 420-425.

[15] Elmalılı M. Hamdi Yazır, age., cilt: 4, s. 420-425. Buhari, Ahkâm, 53; Cihad, 103; Menakib, 23; Menakibü’l -Ensar 43; Tefsiru sureti 9714, Edeb, 63; Müslim, Tevbe, 53.

[16] Doğan, M, age.

[17] Çakan, İ., “Sünnette Giyim-Kuşam ve Örtünme, İslâm’da Kılık-Kıyafet ve Örtünme, İSAV, İstanbul, 1987, s. 43-63.

[18] İbn Haldun, Mukaddime, MEB, Ankara, cilt: I, s. 374

[19] Atay, F.R., Çankaya, Ankara, s. 430-431.

[20] Yalçın, H.C., Tanıdıklarım, haz. Göktürk Ömer Çakır, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2025, s. 222.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

İHTİLAF AHLAKININ İNŞASI TARİHÎ BİR SORUMLULUKTUR-1: KAVRAMSAL ANALİZ VE İHTİLAF ETMENİN PSİKOLOJİK SEBEPLERİ

  Burhanettin Can  – Umran Dergisi/Eylül 2026-385. Sayı İfrat ve tefrit insanlığın iki uç yaklaşımıdır. O sebeple İslâm ümmeti vasat, mutedi...