1 Nisan 2025 Salı

21. Asırda Ümmet Şuurunun Yeniden İnşası-5: KAVMİYETÇİLİK HASTALIĞINDAN KURTULMAK

 Prof. Dr. Burhanettin Can  – Umran Dergisi/Nisan 2025-368. Sayı

 

 MHP lideri Devlet Bahçeli’nin başlattığı, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın destek verdiği “Terörsüz Türkiye” diye adlandırılan ve kamuoyunda “Kürt sorununun çözümü” şeklinde nitelenen yeni bir dönem söz konusu. Yıllardır konuşulan Kürt sorununun kökeni/temel sebebi nedir? Kürt sorununa çözüm derken taraflar neyi kastetmektedir? Aynı kavramları kullananlar, aynı anlamları mı anlamaktadır? Yoksa kavramlara tarafların yüklediği anlamlar çok mu farklıdır? Türkiye’nin ana sorunu, gerçekten de Kürt sorunu mudur? Yoksa Kürt sorunu, daha büyük bir sorunun bir neticesi midir? Kürt sorunu gibi sorunlar, zaman zaman ortaya çıkarılıp tüm sorunların temelindeki sistem sorunu gözlerden kaçırılıyor mu?

Türkiye’nin kimlik krizi meselesi, gerçek anlamda ele alınıp tartışılmadan ve buna bir çözüm bulunmadan, yapılan bütün tartışmalar ve arayışlar bir sorunlar yumağını karşımıza çıkaracak; alt kimlikler öne çıkarak etnik, mezhebi ve dinî düzlemde kimlik arayışları hızlanacaktır. Bu yazıda, Türkiye’nin Kürt meselesi ile ilgili başlattığı yeni tartışmalar da göz önüne alınarak ümmet şuurunun yeniden inşa edilebilmesi için en ciddi sorunlardan kavmiyetçilik konusu ana hatları ile ele alınıp değerlendirilecektir.[1]

Terörsüz Türkiye

Hatırlanacağı üzere MHP lideri Devler Bahçeli 14-28 Mayıs 2023 Cumhurbaşkanlığı seçimi ve 31 Mart 2024 yerel seçimleri dâhil bütün seçimlerde Kürtçü siyasi partileri PKK işbirlikçisi olmakla itham etmişti. Yetinmemiş Abdullah Öcalan’ın bir an önce idam edilmesini istemiş ve Kürtçü partilerle ilgili Anayasa Mahkemesi’ndeki kapatma davasının sonuçlandırılmaması ve devlet desteği verilmesi konusunda mahkeme kararı ile ilgili mahkeme üyelerini PKK’lı diye suçlamıştı. 1 Ekim 2024 tarihinde, TBMM’de DEM Parti sıralarına giderek bu partili milletvekilleri ile tokalaşarak yeni bir dönemi başlatmıştır. Bahçeli bununla da yetinmemiş 15 Ekim 2024 tarihinde TBMM grup toplantısında, bölgesel ve küresel dinamikleri merkeze alarak Öcalan’ın PKK’yı feshettiğini kamuoyuna ilan etmesini istemiştir: “Türkiye’ye getirilirken, ‘Her türlü hizmete hazırım.’ diyen terörist başı, buyursun terörün bittiğini, örgütünün tasfiye edileceğini tek taraflı ilan etsin. Ama devletin terörle masaya oturmasını hiç kimse, hiçbir şart altında beklemesin, aklından dahi geçirmesin. Hodri meydan, kana değil kardeşliğe susadıklarını göstersinler.”[2]

Bahçeli, 22 Ekim 2024 tarihinde ise Öcalan’ın bizzat TBMM’ye gelerek DEM Parti grup toplantısında PKK’yı feshettiğini açıklayarak “umut hakkı”nı kullanması gerektiğini kamuoyuna duyurmuştur. Şu sözler ona aittir: “Türk ve Türkiye Yüzyılı’nda terörü sıfırlamak, millî birlik ve beraberliği çelikleştirmek amacına matuf ikinci hüküm cümlem şöyledir: Terörist başı işin içinde olmazsa bir şey çıkmaz diyenlere de sesleniyorum. Şayet terörist başının tecridi kaldırılırsa, gelsin TBMM DEM Parti grup toplantısında konuşsun. Terörün tamamen bittiğini ve örgütün lağvedildiğini haykırsın. Bu dirayet ve kararlılığı gösterirse, ‘umut hakkı’nın kullanımıyla ilgili yasal düzenlemenin yapılması ve bundan yararlanmasının önü de ardına kadar açılsın.”[3]

DEM Parti milletvekilleri ile tokalaşma ve ardından Öcalan’ın TBMM’ye gelerek konuşma yapmasının istenmesi ile başlayan süreç, Kürt meselesinin yeniden daha derin ve geniş kapsamlı bir şekilde, değişik açılardan ve farklı kesimler tarafından Türkiye’de tartışılmasına sebebiyet vermiştir. Bu bağlamda Cumhurbaşkanı Erdoğan, Bahçeli’nin başlattığı sürece, farklı zamanlarda, bölgesel ve küresel dinamikleri merkeze alarak yaptığı açıklamalarla tam destek vermiştir: “Bölgedeki gerilimin tırmandığı bu dönemde toplumdaki diyalog zeminini genişletmeliyiz. İsrail hedefine ulaşmamalı. Türkiye üzerinde birleştiğimizde her badireyi atlatırız, her türlü sıkıntıyı çözeriz. İç kalemizde bir gedik açılırsa dışarda verdiğimiz mücadelenin bir anlamı kalmaz. Gün birlik olma günüdür. Gün kardeşliğimizi güçlendirme günüdür. Türkiye olarak kenetlenirsek her meseleyi aşarız…”

“Sayın Bahçeli’nin özellikle attığı bu adım bana göre çok çok önemli bir adımdır. Sayın Bahçeli’den böyle bir adım beklemeyenler olabilir. Ama biz kıdemli bir siyasetçi olarak Sayın Bahçeli’nin böyle bir adımı atmasını garipsemedik. Önemli bir adım olarak gördük.” “Bu adımları atanların sayısı çoğaldıkça da inşallah yeni Anayasa konusunda toplumsal mutabakatın tabanını genişletebiliriz.”[4]

Gerek Bahçeli ve gerekse Erdoğan’ın açıklamalarının, bütününe bakıldığında bölgesel ve küresel dinamiklerdeki menfi gelişmelerin Türkiye’nin iç dinamiklerini de çok olumsuz etkileyeceği yaklaşımı ile yapıldığı çok rahat bir şekilde görülebilir. Özellikle Bahçeli açıklamalarını İsrail, ABD, AB, Yunanistan ve Ukrayna düzlemindeki olayları göz önüne alarak yapmıştır. Yapılan açıklamalar, dış dinamiklerin Türkiye iç dinamikleri üzerinde yapabileceği öngörülen etkilerin bir sonucudur.

Bütün bu tartışmaların ardından Abdullah Öcalan Bahçeli’nin çağrısına olumlu cevap vererek kamuoyuna özel bir açıklamayı DEM Parti temsilcileri üzerinden hem Türkçe hem de Kürtçe yapmıştır: “PKK; tarihin en yoğun şiddet yüzyılı olan 20. asrı, iki dünya savaşı, reel-sosyalizm ve dünya genelinde yaşanan soğuk savaş ortamları, Kürt realitesinin inkârı, başta ifade olmak üzere özgürlükler konusunda yasaklardan kaynaklı oluşan zeminde doğmuştur.

Teori, program, strateji ve taktik olarak yüzyılın reel-sosyalist sistem gerçeğinin ağır etkisinde kalmıştır. 1990’larda reel-sosyalizmin iç sebeplerle çöküşü ve ülkede kimlik inkârının çözülüşü, ifade özgürlüğünde sağlanan gelişmeler, PKK’nın anlam yoksunluğuna ve aşırı tekrara yol açmıştır. Dolayısıyla ömrünü benzerleri gibi tamamlamış ve feshini gerekli kılmıştır.

Kürt-Türk ilişkileri; 1000 yılı aşan tarih boyunca Türkler ve Kürtler varlıklarını sürdürmek ve hegemonik güçlere karşı ayakta kalmak için gönüllülük yönü ağır basan her zaman bir ittifak içinde kalmayı zorunlu görmüşlerdir.

Kapitalist modernitenin son 200 yılı bu ittifakı parçalamayı esas gaye edinmiştir. Etkilenen güçler, sınıf temelleriyle birlikte buna hizmeti esas bellemişlerdir. Cumhuriyeti’n tek tipçi yorumlarıyla birlikte bu süreç hızlanmıştır. Günümüzde çok kırılgan hâl alan bu tarihsel ilişkiyi, kardeşlik ruhu içinde inançları da göz ardı etmeden yeniden düzenlemek esas görevdir.

Demokratik toplum ihtiyacı kaçınılmazdır. Cumhuriyet tarihinin en uzun ve kapsamlı isyan ve şiddet hareketi olan PKK’nın; güç ve taban bulması, demokratik siyaset kanallarının kapalı olmasından kaynaklanmıştır.

Aşırı milliyetçi savruluşunun zorunlu sonucu olan; ayrı ulus devlet, federasyon, idari özerklik ve kültüralist çözümler, tarihsel toplum sosyolojisine cevap olamamaktadır.

Kimliklere saygı, kendilerini özgürce ifade edip demokratik anlamda örgütlenmeleri, her kesimin kendilerine esas aldıkları sosyo-ekonomik ve siyasal yapılanmaları ancak demokratik toplum ve siyasal alanın mevcudiyetiyle mümkündür.

Cumhuriyet’in ikinci yüzyılı ancak demokrasiyle taçlandırıldığında kalıcı ve kardeşçe bir sürekliliğe sahip olabilecektir. Sistem arayışları ve gerçekleştirmeler için demokrasi dışı bir yol yoktur. Olamaz. Demokratik uzlaşma temel yöntemdir.

Barış ve demokratik toplum döneminin dili de gerçekliğe uygun geliştirilmek durumundadır.

Sayın Devlet Bahçeli’nin yaptığı çağrı, Sayın Cumhurbaşkanının ortaya koyduğu iradeyle diğer siyasi partilerin malum çağrıya dönük olumlu yaklaşımlarıyla oluşan bu iklimde silah bırakma çağrısında bulunuyor ve bu çağrının tarihi sorumluluğunu üstleniyorum.

Varlığı zorla sona erdirilmemiş her çağdaş cemiyet ve partinin gönüllü olarak yapacağı gibi devlet ve toplumla bütünleşme için kongrenizi toplayın ve karar alın; tüm gruplar silah bırakmalı ve PKK kendini feshetmelidir.

Ortak yaşama inanan ve çağrıma kulak veren tüm kesimlere selamlarımı iletirim.”[5]

DEM Parti temsilcileri, Öcalan’ın yazdığı metni kamuoyuna okuduktan sonra kapanış konuşması yapan Sırrı Süreyya Önder, Öcalan’ın yazılı çağrısının ardından onun sözlü bir çağrısının da bulunduğunu beyan etmiştir: “Bu perspektifi ortaya koyarken, şüphesiz ki pratikte silahların bırakılması ve PKK’nın kendini feshi, demokratik siyaset ve hukuki boyutun tanınmasını gerektirir.”

Öcalan’ın yazılı ve sözlü açıklama metinlerinde özel vurgu yapılan hususlar aşağıdaki gibi özetlenebilir:

  • PKK’nın doğuşunun ana sebebi; Türkiye’de Kürt realitesinin inkâr edilmesi ve özgürlükler konusunda yasakların var olması.
  • PKK, yoğun şiddetin uygulandığı 20. yüzyılda, Soğuk Savaş ortamında ve reel- sosyalizmin etkili olduğu bir ortamda doğmuştur.
  • PKK’nın dayandığı teori, program, strateji ve taktikler de bu ortama göre inşa edilmiştir.
  • 1990’lardan sonra reel-sosyalizm iç sebeplerden dolayı çökmüştür. Ülkede kimlik inkârının çözülüşü ve ifade özgürlüğünde sağlanan gelişmeler, PKK’nın varlığını gereksiz hâle getirmiştir. PKK ömrünü tamamlamıştır. Bu sebeple PKK feshedilmelidir.
  • 1000 yılı aşan tarih boyunca Türkler ve Kürtler, varlıklarını sürdürmek ve hegemonik güçlere karşı ayakta kalabilmek için gönüllülük yönü ağır basan, hep bir ittifak içinde olmuşlardır.
  • Kapitalist sistem son 200 yıl içerisinde Kürt-Türk ittifakını parçalamayı esas gaye edinmiştir.
  • Bundan etkilenen iç güçler, sınıf temelleriyle birlikte bu kapitalist yaklaşımı benimseyip ona hizmet etmişlerdir.
  • Cumhuriyet tarihinin en uzun ve kapsamlı isyan ve şiddet hareketi konumundaki PKK’nın güç ve taban bulmasının sebebi, demokratik siyaset kanallarının kapalı olmasıydı.
  • Cumhuriyet döneminde uygulanan tek tipçi yaklaşım, PKK’nın oluşması sürecini hızlandırmıştır.
  • Günümüzde çok kırılgan hâl alan 1000 yıllık tarihsel ilişki, inançları dikkate alarak kardeşlik merkezli olarak yeniden düzenlenmeli ve Demokratik toplum inşa edilmelidir.
  • Ayrı ulus devlet, federasyon, idari özerklik ve kültüralist çözümler, aşırı milliyetçi savruluşun zorunlu sonucu olup çözüm değildir.
  • Kimliklere saygı gösterilmelidir. Kendilerini özgürce ifade edip, demokratik anlamda örgütlenmeler sağlanmalıdır.
  • Her kesimin, kendilerine esas aldıkları sosyo-ekonomik ve siyasal yapılanmalarının gerçekleşebilmesi ancak demokratik toplum ve siyasal alanın mevcudiyetiyle mümkündür.
  • Cumhuriyetin ikinci yüzyılı ancak demokrasiyle taçlandırıldığında kalıcı ve kardeşçe bir sürekliliğe sahip olabilecektir.
  • Sistem arayışları ve gerçekleştirmeler için demokrasi dışı bir yol yoktur.
  • Demokratik uzlaşma temel yöntemdir.
  • Barış ve demokratik toplum döneminin dili de gerçekliğe uygun geliştirilmelidir.
  • Sayın Devlet Bahçeli’nin yaptığı çağrı, Sayın Cumhurbaşkanının ortaya koyduğu irade ve diğer siyasi partilerin çağrıya olumlu yaklaşmalarıyla yeni bir iklim, yeni bir ortam oluşmuştur.
  • Oluşan bu ortamda PKK’ya silahı bırakması için çağrıda bulunuyorum ve “yaptığım silah bırakma çağrısının tarihi sorumluluğunu üstleniyorum.”
  • Devlet ve toplumla bütünleşme için kongrenizi toplayın ve karar alın.
  • Tüm gruplar silah bırakmalı ve PKK kendini feshetmelidir.
  • “Pratikte silahların bırakılması ve PKK’nın kendini feshi, demokratik siyaset ve hukuki boyutun tanınmasını gerektirir.”

Öcalan PKK’yı iç ve dış dinamiklerin oluşturduğu arakesitin bir neticesi saymaktadır. Özellikle 1000 yıl kardeşçe yaşamış iki topluluğun karşı karşıya gelmesinin ana sebebinin Cumhuriyet döneminde uygulanan baskı ve Kürt toplumunun kimliğinin inkârından kaynaklandığını ifade etmektedir. Öcalan’a göre PKK’nın taban bulmasının temel sebebi de bu yaklaşımın beslediği uygulamalardır. Öcalan’ın “Ayrı ulus devlet, federasyon, idari özerklik ve kültüralist çözümler” istememesi önemli bir yaklaşım olup terörsüz Türkiye sürecini kolaylaştıracaktır.

Türkiye’nin Ana Tezadı: Sistem Sorunu

Osmanlı’nın yüzlerce yıl içinde farklı dil, din, mezhep ve etnik yapıları bir potada eriterek, belli ortak paydalar etrafında inşa ettiği bir üst kimlik, Birinci Cihan Savaşı ile Osmanlı’nın yıkılması sonucunda parçalanmıştır. Birinci Cihan Savaşı’ndan sonra, İslâm coğrafyası, İslâm’ın düşmanları tarafından kavmi ve mezhebi eksende düşmanlık, fitne ve fesat kaynağı olacak şekilde farklı devletlere bölünmüştür. Sınırları cetvelle çizilmiş bu devletler kuruldukları günden bugüne kadar hem birbirleri ile hem de kendi içindeki kavmi ve mezhebi sorunlarla boğuşmaktadır. Cumhuriyet’in kurucu kadroları Lozan’da bir medeniyet tercihi yaparak İslâm kültür ve medeniyet dairesinden Batı kültür ve medeniyet dairesine geçmeyi kabul ve taahhüt etmişlerdir.[6] Bu uzlaşma sonucunda Türkiye Cumhuriyeti, İslâm kültür ve medeniyetini benimsemiş bir milleti “kanunen ve cebren” değiştirmeye ve dönüştürmeye çalışmıştır. Cumhuriyet dönemindeki tüm sıkıntıların kökeninde, bu medeniyet değiştirme projesi yatmaktadır. Her iki medeniyet, birbirlerini tasfiye ya da etkisizleştirmede başarısız olunca melez değerler sistemi oluşmuş; bu da sosyal şizofreniye sebebiyet vermiştir. Ne zaman ne yapacağı belli olmayan bir insan unsuru meydana gelmiştir.

Bunun için Türkiye’nin ana sorunu, asimilasyon politikalarını benimsemiş bir zihniyet ve bir sistem sorunudur. Diğer bütün sorunlar, bunun birer yan ürünüdür, yansımasıdır. Geçmişte Kürt meselesini çözmek isteyen rahmetli Erbakan hariç, siyasi iktidarlar uzun yıllar yanlış teşhis koydukları için yanlış isimlendirme yapmışlar, yanlış muhatap almışlar ve yanlış yol haritası ortaya koymuşlardır.

Ana Tezadın Sonucu: Kimlik Krizi ya da Yabancılaşma

Meseleyi kimlik düzleminde ele aldığımızda; Osmanlı’nın uzun bir tarih diliminde farklı mezhep ve etnik yapıları bir potada eriterek, belli ortak paydalar etrafında kader birliği ettirerek inşa ettiği üst kimlik, İttihatçı ve Cumhuriyet’in kurucu kadroları tarafından inkâr edilip parçalanmıştır. Anadolu coğrafyasında var olanların tümünün ‘saf kan Türk’ olmadığı bilinmesine rağmen yeni bir “ulusal kimlik” inşasına “kanunen ve cebren” başvurularak kin, nefret ve nifak tohumları bilerek ya da bilmeyerek bu topraklara ekilmiş, bu ülkenin farklı etnik ve mezhebi unsurları birbirlerine yabancılaştırmıştır.

Necmettin Erbakan, 1994’te Bingöl’deki konuşmasında şöyle demişti: “Dedim ki, bu ülkenin evlatları asırlar boyu, mektebe başlarken besmeleyle başlar. Siz geldiniz, bu besmeleyi kaldırdınız. Ne koydunuz yerine? ‘Türk’üm, doğruyum, çalışkanım!’ E! Sen bunu söyleyince, öbür taraftan da Kürt kökenli bir Müslüman evladı; ‘Ya öyle mi, ben de Kürt’üm, daha doğruyum, daha çalışkanım!’ deme hakkını kazandı. Ve böylece, siz bu ülkenin insanlarını birbirine yabancılaştırdınız. Bu ülkede hangi kökendensin, diye kimse kimseye sormazdı; çünkü hepsi Müslüman evladı, hepsi Müslüman kardeşiydi. Onun için ilaç budur.”[7]

Millî Görüş lideri Refah Partisi 4. Büyük Kongresi’ni açış konuşmasında Kürt sorununa özel bir yer ayırmıştır: “Müslümanlığın, tarihin, coğrafyanın, medeniyetin ve kader birliğinin Türklerle Kürtler arasında ortak payda” olduğunu belirten Erbakan, “Sorarım size, asırlar boyu tek vücut olarak yaşadığımız hâlde ne oldu da bu husumet ortaya çıktı? Niçin bu kanlar akıyor?” şeklinde can alıcı bir soru sormuştur.[8] Erbakan’a göre, Kürt konusunun bir sosyal problem hâline gelmesinin ana sebebi, “taklitçi zihniyetin”, “sömürü ve tahakküm düzeninin” uyguladığı “asimilasyoncu”, “materyalist” ve “ırkçı politikalardır.”[9]

Çözüm Sürecinde Yanlış Muhatap

Kur’ân’a göre kavmi kimlikler, Allah’ın birer ayeti olup muhafaza edilmeli, gerekli tüm sosyo-kültürel, sosyoe-konomik haklar kendilerine sağlanmalı (49/13; 30/22) ve herhangi bir ayırımcılığa tabi tutulmamalıdırlar. Kavimlerin asimilasyonu, Allah’ın iradesine ve ilahi kanuniyete karşı çıkmak olup toplumları ifsat etmek demektir.

Bundan dolayı biz ana sorunu, “Kürt sorunu” değil bir sistem ve bir zihniyet sorunu olarak görmekteyiz. Bu açıdan meseleye baktığımızda bu ülkede, sadece Kürtlerin ya da Alevilerin sorunu var değildir. Diğer tüm etnik ve mezhebi unsurların da sorunları vardır. Bu ülkede etnik bakımdan Türkler, mezhep noktasında ise Sünniler asimile edilmişler, Batı kültür ve medeniyeti normlarına uygun formatlanmışlardır. Hangi kültür ve medeniyet normlarına, kurallarına ve kanunlarına göre yaşadıkları, yaşamak zorunda bırakıldıkları sorgulandığında, durumları açıklık kazanacaktır. Ülkenin bu bağlamdaki meseleleri çözüme kavuşturulacaksa, mesele tüm boyutlarıyla ele alınmalıdır.

Bu açıdan meseleye yaklaşıldığında, 2013-2015 yılları arasında AK Parti kurmayları sorunu, önce “Kürt sorunu”, sonra “demokratikleşme süreci” ve daha sonra da “çözüm süreci” diye adlandırmışlardır. Cumhur İttifakı bugünkü süreci “terörsüz Türkiye” hedefi şeklinde açıklamıştır. Yeni başlayan sürecin muhatapları, sadece Kürt halkı değil, milleti oluşturan tüm kesimler olmalıdır. Bununla beraber mevcut pratik durumdan hareket ederek daha bir alt sorun olan Kürt sorununu ele aldığımızda, muhataplık konusunda çok daha ciddi hatalar yapılmıştır, yapılmaktadır. Çözüm sürecinde Kürt halkının bizzat kendisi yerine, “bir terör ve taşeron örgüt” konumundaki PKK’nın muhatap alınması büyük hatadır. Ayrıca stratejik ciddi hatalardan biri de Öcalan-PKK-DEM Parti’nin yanı sıra AK Parti Kürt milletvekili grubunun ve Güneydoğu bölgesinde ya da Türkiye’nin farklı bölgelerinde Kürtlerin hakları için mücadele veren farklı Kürt teşkilatları ya da diğer sivil toplum kurumlarının ve Meclis’teki muhalefet partilerinin muhatap alınmaması olmuştur.

PKK-DEM Parti’nin muhatap alınacağı zaman, bütün düzenlemeler yapıldıktan, Kürt halkının hakları verildikten sonra PKK militanlarının geleceğine ilişkin çözüm aşaması olmalıydı. Geçmişte Cumhurbaşkanı Özal ve Başbakan Demirel tarafından hazırlanan “Millî Güvenlik Kurulu Projesi”, PKK’nın silahlı kadrosunun geleceği ile ilgili bir çözüm arayışıydı. Bu proje ile “Dağdaki silahlı militanların silahlarıyla birlikte teslim olmaları, herhangi bir tutuklama olmadan beş yıl müddetle kamu haklarından kısıtlanma sonrası olağan toplumsal düzene adapte olmaları planlanmıştı.” “Bunun için birçok general de ikna edilmişti.”[10] Ancak 24 Mayıs 1993 günü Elazığ-Bingöl karayolunda “acemi eğitim sonrası birliklerine gitmekte olan erleri taşıyan iki araç” PKK tarafından durdurulup silahsız 33 er katledilmişti. Bu olay, tasarının hayata geçmesini engellemiştir.

Lozan’da Lağvedilen Kimlikler

Son dönem Osmanlı yönetiminin taklitçi yaklaşımı, genelde Cumhuriyet dönemi yöneticileri tarafından da benimsenmiştir. Fransız İhtilali’nin etkisinde kalan Cumhuriyet’in kurucu kadrosu, heterojen Osmanlı toplumundan miras kalan bir ümmeti yeni bir ulusa dönüştürmeyi, kendi tabirleri ile ‘yaratmayı’ ana politikaları ilan etmişlerdir. Avrupa delegasyonu Lozan’da, Hıristiyanlara, Musevilere ve Kürtlere azınlık statüsünün tanınmasını istemiştir. Birinci Meclis Türklerle Kürtler arasındaki “gaye ve din birliğini” gerekçe göstererek Kürtlere “azınlık statüsü” verilmesi isteğine şiddetle karşı çıkmış ve Lozan’da bir şeylerin ters gittiğini görerek Lozan Antlaşması’nı reddetmiştir.[11]

Lozan’a karşı örgütsüz ve fakat çoğunluktaki Birinci Meclis üyelerinin büyük bir kesimi örgütlü bir azınlık tarafından ayak oyunu ile tasfiye edilmiş ve Lozan Antlaşması imzalanmıştır.  Cumhuriyet’in ilk başbakanlarından Rauf Orbay, hatıratında, Lozan’da İsmet Paşa ve İngilizlerle gizli irtibatı olan İstanbullu Yahudi Hahambaşı Haim Naum ve Lord Gurzon arasında gizli bir anlaşmanın yapıldığını açıklamaktadır. Bu gizli anlaşmaya göre “halifelik lağvedilecek”, “İslâm dünyası ile her türlü ilişki kesilecek” ve “laiklik merkezli” yeni bir sistem inşa edilecektir.[12]

Tüm Kimliklerin Parçalanması, Laik-Seküler Yeni “Türk Kimliği” İnşası

Türkiye’de başta Türkler ve Kürtler olmak üzere tüm Müslüman etnik unsurlar için İslâm ve halifelik en önemli bağlayıcı unsur ve çimento idi. Kürt sorunu ile ilgili araştırmalarda[13] hilafetin kaldırılması Kürt kavmiyetçiliğinin başlangıcı gösterilmektedir. Kürtlerle Türkler arasındaki kardeşliğin kırılma noktası halifeliğin kaldırılması, ivme kazanması, laikliğin getirilmesi, zirve noktası ise Kürt kimliğinin inkâr edilmesi ve Kürtlerin asimile edilmeye çalışılmasıdır.[14] Lozan’da verilen sözlerle, bu coğrafyada farklı etnik yapıları birbirine bağlayan en önemli bağ konumundaki İslâm’a savaş açılmıştır. Cumhuriyet’in çekirdek kadrosu, gücü tam anlamıyla ele geçirene kadar hem Kürt hem de Müslüman önderlere bol vaatte bulunmuş, halifeliği ve İslâm’ı çok öne çekmiştir. Mustafa Kemal, 14 Ocak 1923’teki İzmit konuşmasında Kürtlere özerklik bile vaat etmiştir.[15] Fakat çekirdek kadro, gücü ele geçirince hem Türk hem Kürt kimliğini ve hem de İslâm kimliğini, kültür ve medeniyetini ret ve inkâr etmiştir. Bu uygulamalardan sonra Türkiye’nin bağrında, İslâmî kimlik, Türk kimliği, Kürt kimliği olmak üzere üç ana kimlik sorunu hep buluna gelmiştir. Batılılaşmayla hem İslâmî kimlik hem de Türk, Kürt ve diğer kimlikler ret ve inkâr edilmiştir. Devrimlerle bir taraftan mevcut tüm kimlikler parçalanırken, Batı kültür ve medeniyetinin değerlerini benimseyen bir toplum inşa edilmeye çalışılmıştır. Bu yeni ulusun kabul görmesi için etnik bakımdan çoğunluktaki Türklerin ismi, konuşma dili dayanak seçilmiştir.

Yeni kimlikte Türk’ün ismi vardı ama kültür ve medeniyeti, tarihi, örfü, âdetleri, gelenekleri, görenekleri, alfabesi, Kur’ân’ı, ezanı ve dini yoktu. Tüm yaşantıları Batılı değerlere göre şekillendirilmek istenen bir halkın hangi Türklüğünden bahsedilebilirdi? Tarihten bize intikal eden Müslüman Türk öldürülmüştü. Yeni yahut Batılı Türk ise, tarihini, kültür ve medeniyetini, dinini, imanını, ecdadını, kıblesini ret ve inkâr eden mankurtlaştırılmış bir Türk’tü. Bu coğrafyada yaşayan, yeni alfabeyi, laikliği benimseyen, İslâm’la ilişkili tüm tarihi, kültür medeniyeti ret ve inkâr edip Batı kültür medeniyetini benimseyen ve “Türk kanını taşıyan herkes” ‘Türk’ sayılıyordu.  Bu yeni kimlik tarihten gelen Müslüman Türk’ten başka bir şeydi. Kanı işin içine niçin soktukları belli değildi. Çünkü Türkçülüğün ateşli savunucularının birçoğu -İnönü, Ziya Gökalp ve Moiz Kohen vb. Türk soyundan gelmemekteydi. Buna rağmen 1950 öncesinde yazılan kitaplarda, kan meselesi hep öne çekilmiştir: “Türk yurdu üzerinde yaşayan, Türk dili ile konuşan ve Türk kanını taşıyan insanların birliğine Türk milleti denir.” “Bütün bu Türkleri bütün yüreğimle seveceğim. Çünkü hepimiz aynı kanı taşıyoruz. Hepimiz aynı toprakta yaşıyoruz. Aynı dili konuşuyoruz.”[16]

Türk milletinden kastedilen aynı coğrafyada, aynı soydan, kandan ve dilden insan topluluğu idi. Aynı coğrafyada yaşadığı hâlde aynı dil ve kandan gelmeyenler ne olacaktı? Herkes, yeni din-kültür ve medeniyete göre yeniden formatlanacaktı. Formatlanmaya karşı çıkanlar, “hain”, “düşman” ve “tehlikeliydi.” Formatlanma asimile olmak demekti. Ya asimile olacaklar ya da yok edileceklerdir. Cumhuriyet’in çekirdek kadrosu, ‘kanunen ve cebren’ formatlama gerçekleştirerek ‘yeni Türk’ü yaratacaktı.’ İnönü 1925 yılında ‘vazifemiz, bu vatanın içinde bulunanları behemehâl Türk yapmaktır. Türklere ve Türkçülüğe muhalefet edecek anâsırı kesip atacağız.”[17] demekteydi. Onuncu Yıl Marşı bu yeni Türk’ün marşıydı.

Yeni sistem için nüfus olarak Türklerden sonra hem en baskın unsur olmaları hem de İslâm dinine bağlılıkları açısından tehlikeli olabilecek unsur Kürtlerdi. Öncelikle bunların, öngörülen yeni Türk’ün saflarına katılması için formatlanması gerekmekteydi. Bu noktadan hareketle Kürtler üzerinde tezler üretilerek dilleri, soyları, kültürleri yok sayıldı. Yaşadıkları yerlerin isimleri değiştirildi. Dağa taşa “Ne mutlu Türk’üm diyene!” yazıldı. Türklerin bir boyu, bir kolu, “dağ Türkleri” olarak gösterilmek istendi.

Sonraki yıllarda iki kuvvet komutanının aşağıdaki açıklamaları, Cumhuriyet’in kurucu kadrosunun zihin yapısını anlamak açısından önemlidir. Deniz Kuvvetleri eski komutanı emekli Oramiral Salim Dervişoğlu şöyle diyor: “Ekonomik adımları atmadık, Kürtleri kültürel bakımdan ülkeye entegre edemedik, asimile etmeye çalıştık. Yeni bir entegrasyon politikası belirlemeliyiz. Yapamadık bunları… İşe kendi içimizdeki ekonomik, kültürel, sosyal bölünmüşlüğü ortadan kaldırarak başlamak lazım.”[18]

Kara Kuvvetleri eski komutanı emekli Orgeneral Aytaç Yalman ise şunları söylüyor: “Cumhuriyet dönemindeki isyanlardan sonra 1938’den 1970’e kadar terör yok. Sosyal sorun dönemi dediğim, bu dönemdir. Aslında Türkiye’nin, sorunu henüz sosyal boyuttayken görmesi ve doğru okuması gerekirdi. Bu yapılabilseydi sorun belki sosyal aşamadayken çözülebilirdi. Ancak, maalesef bunun yapılamadığını görüyoruz. Henüz terör boyutuna gelmeden sosyal aşamada sorun çözülebilseydi çok daha iyi olurdu. Bu açıdan baktığımızda, o aşamada sorunun ‘kendini ifade’ olarak tarif edildiğini görüyoruz. Dilini konuşmak, şarkısını, türküsünü dinlemek istiyor, kültürünü yaşamak istiyor. Oysa bizler o dönemde, ‘Kürt yoktur.’ diye eğitilmişiz. Kürtleri, Türklerin kolu olarak görüyoruz. Ortalıkta işte dağlarda gezerken, karda yürürken kart-kurt sesleri çıktığı için Kürt denilmiştir, gibi tarifler dolaşıyor. O dönemde sosyal istekleri bile biz ‘yıkıcı faaliyetler’ kapsamında görüyoruz. Biz olayın sosyal yönünü görmemişiz, dolayısıyla sorunu zamanında görmemişiz.”[19]

“Bu ülkede herkes Türk’tür.” şeklinde formatlanan bir nesil için, Türk’ten başka etnik yapılardan, farklı dillerden bahsetmek “ülkeyi bölmek istemek”, “hainlik yapmak” demektir.[20]

“Güç zehirlenmesine” tutulmuş Cumhuriyetçi kadro, en vahim hatayı, 1980 darbesinde “Kürtçe konuşma yasağı” getirerek yapmıştır. Darbeyi yapan ve daha sonra cumhurbaşkanı seçilen Kenan Evren şöyle diyor: “Kürtçe konuşmayı yasakladık. Şöyle yasakladık: Konuşmalarda, mitinglerde, şurada burada Kürtçe konuşulmayacak. Okulda filan Kürtçe tedrisat yapılamaz dedik. Neden dedik? Ben Devlet Başkanı’yken, bir köyde ilkokula gittim. Açtım kitabı, oku şunu dedim çocuğa. Kem küm, çocuk okuyamıyor… ‘Dördüncü sınıfa gelmiş, Türkçeyi okuyamıyor, bu nasıl iş?’ dedim. Döndüm ve ‘Kürtçe yasağını koyduk. Kürtçe tedrisat yapılamaz!’ dedik. Ama biraz ağır yasak koyduk. Sonra bu yasak kaldırıldı, ama hataydı. Hata olduğunu sonradan anladım…”[21] Bu açıklamalar, Cumhuriyet döneminin bir özeleştirisi görülmeli, bugün gelinen noktada hem iç hem dış dinamikler göz önüne alınarak hareket edilmeli ve derleyici, toparlayıcı bir dil kullanılmalıdır.

Farklı Renk ve Dillerin Varlık Sebebi

İnsanlığın başlangıcındaki iki kişilik aile önce geniş aileye, oradan da geniş bir akraba topluluğuna dönüşmüştür. Hz. Âdem’in çocukları çoğalıp değişik coğrafyaya yayılmışlardır. İnsanlığın başlangıcında renk, dil, genetik farklılaşma, çoğalma ve yayılma ile ayrı soy, oymak, kabile, kavim ve millet ve ümmet gibi değişik gruplar meydana gelmiştir. Yapı, basitten karmaşığa doğru giderken müşterek özellikler azalmakta, farklılıklar ve çeşitlilikler artmaktadır. Dil, renk, soy, etnisite, tarih ve coğrafya, din, örf-âdet, değerler, vatandaşlık ve kader birliği, kimlik belirleyici parametreler olarak tezahür etmiştir.

Kur’ân-ı Kerim, renk ve dil farklılaşmasının, üzerinde düşünülmesi gereken Allah’ın ayetlerinden olduğunu bize haber vermektedir (Rûm 30/22). Dolayısıyla renk ve dil farklılığını korumak, Allah’ın bir ayetini yaşanır kılmak demektir. Öyleyse farklı dile sahip kavimlerin, dillerini her alanda kullanabilmeleri onların en doğal haklarıdır. Bu pazarlık konusu edilemez, edilmemelidir. Bu hak, birileri tarafından gasp edilmiş ise bunun geriye iadesi bir lütuf değildir. Hakların iade edilmesi için de bir aracı örgüte ihtiyaç yoktur.

Soy Kabile, Kavim, Şa’b Farklılaşması

Aynı anne babanın çocuklarının farklı renk ve dile sahip olması, nasıl Allah’ın yaratış kanununun bir sonucu ise; Âdem’in çocuklarının çoğalmaları ile farklı soy, oymak, kabile ve şa’ba ayrılması da sünnetullahın bir sonucudur (Hucurât 49/13). Elmalılı’ya göre şa’b, kabilelerin ittifakı ile meydana gelen daha büyük bir topluluktur.[22] Kimlik açısından baktığımızda aynı renk, dil ve soydan gelme fertler arasındaki ana ortak paydadır. Burada kavim kimliği açısından baskın özellik soydur.

Kabilelerin ittifakını şa’b şeklinde ele alıp değerlendirmeyi, farklı kavimler için yaparsak farklı kavimlerin ittifakını yeni bir şa’b (kavimlerin ittifakı) şeklinde düşünebiliriz. Bu durumda aynı şa’b da birlik olan kavimlerin aralarındaki hukukun nasıl kurulacağı, önemli bir sorun olarak ortaya çıkmaktadır. Çünkü farklı renk, dil ve soy söz konusudur. Ayrıca zamanla farklı değer sistemi, kültür, müzik, örf, adet, gelenek, görenek oluşmaktadır. Farklı kavimlerin birlikteliğindeki bu farklılıklar, birer zenginlik görülüp yaşatılabilmelidir. Bu noktada en önemli konu, kavimleri biz yapan özelliklerin nasıl korunacağıdır. 

Kavimlerin oluşturduğu üst kavimler ittifakını meydana getiren kavimler birbirine göre farklı nicelikte olabilir. Sayısal açıdan baskın olan kavim, zamanla diğerlerini yok etmek, asimile etmek isteyebilir ya da kültür ve medeniyet olarak daha gelişkin bir kavim, diğerlerinin kültürlerini, dillerini yok etmeye kalkabilir veya diğerlerini sömürebilir. Bu veya benzer tehlikeler, kavimler ittifakında karşılaşılabilecek muhtemel tehlikelerdir.  Burada sorulacak ana soru, bir kavim bir başka kavmin kimliğini yok etme hakkına sahip midir? Bu adil bir tavır mıdır? Buna hakkı var mıdır? Var olduğunu iddia ediyorsa bu hakkı nereden almaktadır?

Bu noktada unutulmaması gereken husus, renk, dil gibi, kabile ve kavimlerin Allah’ın ayetleri olmasıdır. Öyleyse kabile ya da kavimleri yok saymak sünnetullaha karşı çıkmak demektir. Çünkü Furkân Suresi 54. ayette nesep ve sıhriyetin insana Allah tarafından bahşedilmiş bir hak olduğu ifade edilmektedir.

Farklı Boy, Kabile ve Kavimlerin Var Olmasındaki Sır

Allah’ın insanları farklı boy, kabile ve kavimlere ayırmasındaki esrar nedir? Bunun için, Hucurât Suresi 13. ayete tekrar bakmak ve üzerinde tefekkür etmek gerekmektedir. Ayette hitap doğrudan doğruya insanadır. Aynı anne babanın çocukları olduğumuz hatırlatılmaktadır. Bundan sonra, kavim/millet ve kabilelere ayrıldığımız, farklılaştırıldığımız zikredilmektedir. Ancak bunlar “tanışma ve kaynaşma” vesilesi sayılmaktadır. Bu, insan fıtratı ile yakından ilgilidir. Farklı akraba, soy, kabile, kavim, millet ve ümmetler şeklinde bir yapılanış, insanlık evrensel kümesi içerisinde birer denge unsuru olarak görev ifa etmektedir. Bu, bir açıdan her birimi örgütlü olan toplum/insanlık demektir. Çünkü her bir örgütsel yapı, kendi müntesipleri arasında özel bir sevgi, saygı, şefkat, aidiyet, sadakat ve dayanışma duygusu meydana getirir. Dolayısıyla insanların bireyselleşmesine, bireyci tutum ve tavır sergilemelerine karşı oluştur bu yapı. Gruplar içinde oluşan dayanışma aynı zamanda zulme eğilime de engel olur. Bunlar, insan fıtratına yerleştirilmiş özelliklerdir.

Hz. Peygamber’e iman etmedikleri hâlde müşrik akrabalarının ona yardım etmesi, akrabalık duygusunun bir sonucudur. Hastalandığımız zaman akrabalarımızın seferber olması, aynı duygunun ürünüdür.  Öyleyse ilahi sünnetin bir gereği olarak boy, kabile, kavim ayrımını, ümmetin ve insanlık kümesinin birer alt kümesi sayıp onları alt kimlik statüsünde değerlendirmek gerekmektedir.

Kavmini Sevmek, Kavmine Dua Etmek, Kavmine Yardım Etmek

İslâm, aile merkezli bir medeniyettir. O sebeple akrabalık bağlarının koparılmasına (Nisâ 4/1), yöneticilerin, devletin ve sistemin akrabalık bağlarını koparacak tarzda işler, icraatlar yapmasına şiddetle karşı çıkmakta ve bunun fesada yol açacağını haber vermektedir (Muhammed 47/22-23, Bakara 2/204-205).

O sebeple bir insanın akrabasını ve kavmini sevmesi en doğal hakkı olup fıtri bir özelliktir. Bu, yadırganacak ya da kınanacak bir durum değildir. Kur’ân’da peygamberlerin soylarına sık sık atıfta bulunulmakta, peygamberlerin nesillerine/zürriyetlerine dua etmeleri istenmekte ve nesillerine peygamberlik verilerek kendilerine lütufta bulunulduğu belirtilmektedir (Âl-i İmrân 3/33-34, Ankebût 29/27). Hz. İbrahim’in duasında bunu görebilmekteyiz (Bakara 2/127-128). Hz. Meryem’in anası doğumdan sonra Hz. Meryem’in soyuna dua etmiştir (Âl-i İmrân 3/36). Kur’ân bize tevbe edip salih amelde bulunanların soylarına dua etmeleri gerektiğini haber vermektedir (Furkân 25/74). Bütün Müslümanların namazın tahiyyat kısmında Hz. İbrahim’in ve Hz. Muhammed’in âline (soyuna) dua etmesi, salât-ü selâm okumasının sünnet olması neslin önemini gösteren bir başka durumdur. Hz. Peygamber’in kendisini Taif’te taşlayan kavmine karşı; “Allah’ım sen kavmime hidayet eyle, onlar hakkı bilmiyorlar.” şeklinde dua etmesini bu bağlamda değerlendirmek gerekmektedir.[23] Hz. Peygamber’in amcası Ebu Talib’in hidayete kavuşması için gösterdiği gayreti ve Hz. İbrahim’in dua için babasına söz vermesini (Mümtehine 60/4) hep bu bağlamda düşünmemiz gerekmektedir.

Hz. Peygamber’den tebliğe önce akrabasından başlaması istenmiştir (Şu’arâ 26/214-216). Bu, akrabalık bağının oluşturduğu sevgi, şefkat ve merhamet bağının tebliğe karşı reaksiyonları kısmen azaltabileceği ihtimalinden dolayı olsa gerektir. Ayrıca tebliğle birlikte yeni değerlerin akrabalar tarafından benimsenmiş olması hâlinde, kan bağının yanında değer bağının var olması ile daha güçlü bir dayanışma ortaya çıkmaktadır. Nitekim Hz. Peygamber’e ilk biatı anasının mensup olduğu Neccâroğulları kabilesine mensup kimseler yapmıştır. Hz. Peygamber’in, tebliğin karşılığında akrabalık sevgisinden başka bir şey istemediğini söylemesi çok dikkat çekicidir: “De ki: Ben, buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum, ancak akrabalık sevgisi hariç.” (Şûrâ 42/23)

Diğer taraftan yardım önceliğinin Müslüman akrabaya yapılması, akrabalık ve soy ilişkilerine İslâm’ın verdiği önemi göstermektedir (Enfâl 8/75, Ahzâb 33/6). Cuma hutbesinde okunan ve akrabalara yardım yapılmasını içeren ayeti kerime, akrabalığın Müslümanlar açısından ne kadar önemli olduğunun bir göstergesidir (Nahl 16/90). İnfakın kimlere yapılacağına ilişkin ayetlerde yer alan sıralanış akrabaya verilen önemin düzeyini göstermektedir (Bakara 2/215). Benzer bir sıralanış insanlara güzel davranma konusunda da vardır (Nisâ 4/36).

Kavmiyetçilik, Irkçılık Nedir?

Akrabayı, soyu, kavmi sevmek, onlara yardım ve dua etmek meşru olduğuna göre kavmiyetçilik, ırkçılık nedir? Eşler arasına konulan sevgi ve merhamet nasıl Allah’ın ayeti ise akraba, kabile ve kavmin bireyleri arasındaki sevgi ve merhamet de Allah’ın bir ayetidir. Sorun sevgi, merhamet ve şefkatte değildir. Sorun, kavme ya da soya duyulan sevginin, bir tutku ve şehvet boyutuna ulaşması ile bir başka kavmin, soyun hakkının, hukukunun çiğnenmesi, adaletin ortadan kalkması ve zulmün icra edilmesidir.

Asabiye konusu Hz. Peygamber’e sorulmuştur. Hz. Peygamber’in verdiği cevap, sevgi ve zulüm arasındaki ilişkiyi ortaya koyarak asabiyeden ne anlaşılması gerektiğine açıklık getirmiştir: Ey Allah’ın Resûlü dedim, kişinin kavmini sevmesi, merdud sayılan asabiye midir? Hayır, buyurdular, asabiye, kişinin zulümde kavmine yardımcı olmasıdır.”[24]

Hz. İbrahim, soyundan da peygamber gelmesi için dua ettiğinde Allah’ın verdiği cevapta, “Zalimler benim ahdime erişemez!” denmesi (Bakara 2/124), kavmiyetçiliğin gizli şifresinin, bir başka kavme zulüm yapmak olduğunu ortaya koymaktadır. Kavmiyetçilik ile zulüm arasındaki bu ilişkiyi, Kur’ân’da, Hz. Musa’nın kavga eden taraflar arasında haklı ile haksızı ayırt etmeden, herhangi bir sorgulama yapmadan, kendi kavminden olana yardımında görmekteyiz (Kasas 28/15-19). Bu ayetlerde geçen Hz. Musa’nın “Bu şeytanın işindendir”, “ben kendi nefsime zulmettim”, “suçlu-günahkârlara destekçi olmayacağım” demesinin sebebi, kavga eden taraflardan haklı haksız sorgulamasını, araştırmasını yapmadan, kendi kavminden olduğu için birine sahip çıkmasının yanlışlığını görüp pişmanlık duymasından dolayıdır. Keza ikinci gün kavminden olmayan bir başka şahsın Hz. Musa’ya “Sen yeryüzünde yalnızca bir zorba olmak istiyorsun, ıslah edicilerden olmak istemiyorsun.” demesi de Hz. Musa’nın sadece kavminden olduğu için birine yardıma kalkmasının yanlışlığını ortaya koyması bağlamında değerlendirilmelidir.

Kavmiyetçilik için Savaşanlar Allah Yolunda Değillerdir ve Yerleri Cehennemdir

Milletin/ümmetin dayanışmasını yıkıp birlik ve beraberliği parçaladığından dolayı kavmiyetçiliğe yol açan her türlü tutum ve tavır, İslâm tarafından yasaklanmış ve cahili bir davranış diye nitelendirilmiştir.[25] Böyle bir dava güdenler, Müslümanların birlik ve beraberliğini bozduğundan Hz. Peygamber tarafından “Bizden değildir.” denilerek İslâm kültür ve medeniyetinin inşa ettiği ümmettin/milletin/cemaatin dışına itilmişlerdir, itilmelidirler.[26]

Bir mümin için soy, renk ve genetik yapı bir ayırımcılık aracı olmadığına göre, bir kavmin bir başka kavme zulmetmesi, onun yaratılıştan kendisine bahşedilmiş haklarını gasp etmesi ya da onun asimile edilmesi için mücadele etmesi ve gösteriş için mücadele etmesi, Allah’ın rızasına uygun olmayıp Allah yolunda bir eylem de değildir.[27] Bu sebeple kavmiyetçilik için ölenler, “cahiliye ölümü ile ölmüşlerdir”[28] ve mekânları cehennemdir; namaz kılıp oruç tutmaları bu sonucu değiştirmemektedir.[29]

İslâm bir taraftan akrabalık ve soy bağının korunmasını isterken diğer taraftan da bunun İslâm’ın değer sistemine zarar vermemesini de istemektedir. O sebeple Allah, Hz. Nûh’un ve Hz. Lût’un eşlerini hakkı örtenlere, Firavun’un karısını da iman edenlere örnek göstermektedir (Tahrîm 66/10-11). Bir baba olarak Hz. Nûh, oğlunun tufanda kurtulabilmesi için Allah’a yalvarmıştır. Hz. Nûh’un, iman etmemiş oğlunun kurtuluşu için Allah’a dua etmesi, Allah tarafından kınanmış ve oğlu konusunda uyarılmıştır (Hûd 11/46). Hz. Nûh’un öz oğlu, seçtiği yoldan dolayı Hz. Nûh’un “ehli olmaktan” Allah tarafından çıkarılmıştır. Hz. Nûh’un uyarılmasındaki cahillerden olmayasın” ifadesi ise, asabiye ile cahiliye arasında yukarıda ifade edilen ilişkiyi kuvvetlendiren önemli bir delildir.

Bir insana kan bağı ve sevgi açısından en yakın varlıklar onun anne babası ve çocukları, akrabası ve aşiretidir. İslâm’a göre değer bağına zarar vermedikçe bu bağın korunup kollanması gereklidir. Ancak değer bağına zarar verme durumu varsa, anne babası da olsa, yapılması gereken tercih, değer sisteminin yanında yer almak olmalıdır. Bu keyfi bir tercih olmayıp bizzat Allah’ın takdir ettiği bir hükümdür (Mücâdele 58/22, Tevbe 9/23).

Sonuç: Ey İman Edenler Unutmayın! Ahiret Var, Hesap Var

Bu süreçte eğer gerekli tedbir alınmaz, birlik ve beraberlik sağlanmazsa Türkiye, Irak-Suriye hattında yaşananların benzeri bir duruma sürüklenebilir. İkinci Sevr, Büyük İsrail, Büyük Ortadoğu, İslâm’ın İslâm’la savaşı, kaostan kaynaklanan düzen ve Avrasya’nın Hıristiyanlaştırılması projeleri kapsamında, özelde Türkiye, genel de tüm İslâm coğrafyası bölünmek istenmektedir.[30]

Öcalan’ın çağrısındaki “aşırı milliyetçi savruluşunun zorunlu sonucu olan ayrı ulus devlet, federasyon, idari özerklik ve kültüralist çözümler tarihsel toplum sosyolojisine cevap olamamaktadır.” ifadeleri merkeze alınarak gerçekçi bir çözüm aranmalıdır. Şer İttifakı’nın her türlü provokasyonu yapmak isteyeceği unutulmamalıdır. Kısa vadeli değil uzun vadeli düşünülmelidir. Bu süreci durdurup kardeşliği yeniden inşa ederek Türkiye’nin sistem sorununu çözecek olan, dinî hassasiyeti yüksek şuurlu Müslümanlardır. Şuurlu Müslümanların ilk yapacağı iş güzel bir dil, söylem geliştirerek ve güzel bir davranış ortaya koyarak Müslüman Türk ve Kürt kavmiyetçilerini uyandırmak, girdikleri yanlış yoldan onları çekip almaktır. Kavimleri rencide edecek tarzda alay etmek, lakap takmak, fıkra anlatmak, nankörlükle suçlamak, hakaret etmek yangına benzin dökmektir. Bu tür tutum ve tavırlar fasıklık ve zalimliktir (Hucurât 49/11). İnsanları kavmiyetçilik bataklığına itmek ve kavmiyetçilik yapmak benzer birer suçtur. Bir Müslüman için fasıklık ve zalimlik bedeli çok ağır iki kötü vasıftır.

Bugün basiret ve feraset sahibi olma zamanıdır. Yaklaşık bin yıldır kader birliği yaptığımız, kanlarımızın karışıp bu toprakların tümünü suladığı, kız alıp kız verdiğimiz, etle tırnak gibi olduğumuz bir halkın (Türk, Kürt, Arap vb.) çocuklarına karşı takınılacak tavır, sevgi, saygı ve kardeşliktir. Bunun aksi tüm tutum, tavır ve davranışlar kavmiyetçilik hastalığının dışa yansıması olup bedeli hem bu dünyada hem de ahiret hayatında helak olmaktır.

Bugün birr ve takva üzere yardımlaşmak, konuşmak, bu yolda dayanışmak zamanıdır (Mâide 5/2, Mücâdele 58/9). Bugün Türkiye’nin içine girdiği süreçte kendini Müslüman kabul eden, Allah’a ve ahiret gününe iman eden herkesin, özellikle Müslüman Türk ve Kürt kardeşlerimizin takınacakları müşterek tavır adalet ekseninde bir barış ortamının sağlanması için duruş ortaya koymak, nemelazımcılığı terk etmek olmalıdır (Hucurât 49/9-10).

Henüz vakit varken;

“Hepiniz Allah’ın ipine sımsıkı yapışın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp-ısındırdı ve siz O’nun nimetiyle kardeşler oldunuz. Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidayete erersiniz diye, Allah, size ayetlerini işte böyle açıklar.” (Âl-i İmrân 3/103)

 

[1] Bu yazının kapsam alanının daha iyi anlaşılabilmesi için şu üç yazının okunmasında fayda vardır.  Burhanettin Can, “21. Asırda Ümmet Şuurunun Yeniden İnşası-1: Genel Bir Değerlendirme”, Umran. 2024, sayı: 344, s. 4-17. “21. Asırda Ümmet Şuurunun Yeniden İnşası-3: Kavramsal Bir Analiz”, Umran. 2025, sayı: 366, s. 4-17. “21. Asırda Ümmet Şuurunun Yeniden İnşası-4: Ümmet Kavramının Değer Boyutlu Analizi”, Umran. 2025, sayı: 367, s. 8-17.

[2]https://www.mhp.org.tr/htmldocs/mhp/5353/mhp/Milliyetci_Hareket_Partisi_Genel_Baskani_Sayin_Devlet_BAHCELİ’__nin_TBMM_Grup_Toplantisinda_yapmis_olduklari_konusma_15_Ekim_2.html

[3]https://www.mhp.org.tr/htmldocs/mhp/5354/mhp/Milliyetci_Hareket_Partisi_Genel_Baskani_Sayin_Devlet_BAHCELI__nin_TBMM_Grup_Toplantisinda_yapmis_olduklari_konusma_23_Ekim_2.html

[4]https://www.indyturk.com/node/747170/haber/erdo%C4%9Fan-i%CC%87srail-hedefine-ula%C5%9Fmamal%C4%B1-t%C3%BCrkiye-olarak-kenetlenirsek-her-meseleyihttps://www.veryansintv.com/dem-partiden-demirtasa-ziyaret-yeni-cozum-sureci-icin-ne-dedi

[5] https://www.demparti.org.tr/tr/baris-ve-demokratik-toplum-cagrisi/20769/

[6] Bk. Mustafa Aydın, Lozan; Başarı mı, Taviz mi?, Beyan Yayınları, İstanbul, 2024.

[7] Kenan Akın, Olay Adam Erbakan, Birey Yayıncılık, İstanbul, 2000, s. 105-122.

[8] Necmettin Erbakan, Refah Partisi 4. Büyük Kongresi Açış Konuşması, 1993.

[9] Necmettin Erbakan, age.

[10] Nadire Mater, “33 Erin Hesabını Kimden Soralım?”, 2 Eylül 2005 bianet.org.

[11] Kenan Akın, age., s. 105-122.

[12] "Lozan'ın İçyüzü”, Büyük Doğu, sayı: 29. Kadir Mısıroğlu, Lozan Zafer mi, Hezimet mi?, Sebil Yayınları, İstanbul, 1971, cilt: 1, s. 268-277.

[13] Örneğin Martin van Bruinessen, Nader Entessar, Kemal Kirişçi-Gareth M. Winrow ve David Mc Dowall’ın eserleri.

[14] Altan Tan, Kürt Sorunu, Timaş Yayınları, İstanbul, 2009, s. 180-210.

[15] Altan Tan, age. s. 180-210.

[16] Altan Tan, age., s. 180-210.

[17] Altan Tan, age., s. 180-210.

[18]Mehmet Gündem, “Salim Dervişoğlu ile Söyleşi”, Zaman, 16-17 Mart 2009.

[19] Fikret Bila, Komutanlar Cephesi, Detay Yayıncılık, İstanbul, 2007, s. 197-211; 110-116.

[20] Fikret Bila, age., s. 197-211; 110-116.

[21] Fikret Bila, age., s. 197-211; 110-116.

[22] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, Azim Dağıtım, İstanbul, 1999, cilt: 7, s. 212-213.

[23] Buharî, İstitâbe 4, Enbiya 50; Müslim, Cihâd 105, (1792).

[24] Ebu Davud, Edeb 121, (5519).

[25] Müslim, Cenâiz 9, Hadis No: 934.

[26] Ebu Davud, Edeb, 121, 5121. H. Münavi, age., 5, 386).

[27] Buharî, Cihad 15, Hums 10, İlm 35, Tevhid 28; Müslim, İmâret 149, (1904); Tirmizî, Fedâilu'l-Cihâd. 16, (1646); Ebu Dâvud, Cihâd 26, (2517); Nesâî, Cihâd 21; İbnu Mace, Cihâd 13, (2783).

[28] Müslim, İmâret 53, (1848); Nesâî, Tahrim 28, (7, 123); İbnu Mâce, Fiten 7, (3948).

[29] Hâkim, Müstedrek, 4, 298.

[30] Burhanettin Can, “Kaostan Kaynaklanan Düzen” ve “Kantonal Federasyonlar”, Umran, 2015, sayı: 253, s. 4-13. Aydoğan Vatandaş, Armagedon Türkiye-İsrail Gizli Savaşı, Timaş Yayınları, İstanbul, 1997.

21. Asırda Ümmet Şuurunun Yeniden İnşası-5: KAVMİYETÇİLİK HASTALIĞINDAN KURTULMAK

  Prof. Dr. Burhanettin Can  – Umran Dergisi/Nisan 2025-368. Sayı     MHP lideri Devlet Bahçeli’nin başlattığı, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın des...